EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ
EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ
Sistem Krizi, Militarizm ve Bölgesel Yeniden Yapılanma
Ortadoğu’da bugün gözlemlenen yoğun gerilim tesadüfi bir güvenlik krizi değildir. İçinden geçtiğimiz tarihsel moment, küresel kapitalist sistemin derin yapısal daralmasını askeri araçlarla yönetme eğiliminin keskinleştiği bir evredir Sermaye birikimi sıkıştıkça, kâr oranları baskılandıkça ve toplumsal eşitsizlikler sürdürülemez boyutlara ulaştıkça sistem kendisini içeride otoriterleşme, dışarıda ise savaş ekseninde yeniden üretir. Bölgesel çatışmalar yalnızca diplomatik anlaşmazlıkların veya ideolojik karşıtlıkların sonucu değildir; dünya ölçeğinde işleyen güç, birikim ve tahakküm mimarisinin dışavurumudur. Son dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyon, yapılan bombardımanda çok sayıda üst düzey yönetici ve komutanın yaşamını yitirmesi ile İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Khamenei’nin öldüğü resmî olarak teyit edilmiştir. Bu gelişme, bölgesel gerilimi salt “güvenlik” sınırlarının ötesine taşımaktadır.
Bu noktada iki analitik hatadan kaçınmak gerekir. İlki, yaşananları tek merkezli bir “büyük plan” anlatısına indirgemek; ikincisi ise süreci yalnızca yerel rejimlerin irrasyonelliğiyle açıklamaktır. Kapitalist dünya sistemi kaotik ve çelişkili bir yapıya sahiptir; ancak bu kaos, çıkarları, korkuları ve iktidar hesapları olan somut siyasal aktörler aracılığıyla işler. ABD ve İsrail’in doğrudan savaş girişimi, bu aktörlü yapının kriz anında nasıl militarist çıkışlara yöneldiğini göstermektedir. Büyük tarihsel kırılmalar çoğu zaman kusursuz stratejik planların değil, yapısal krizi dar siyasal ufuklarla yönetmeye çalışan iktidar odaklarının ürünüdür.
Kriz derinleştikçe militarizm normalleşir. Savaş istisnai bir durum olmaktan çıkar, yönetim tekniklerinden biri hâline gelir. Donald Trump döneminde yürütme gücünün yoğunlaşması ve dış politika kararlarının kişiselleşmesi bu eğilimin belirgin örneklerinden biridir. Benzer biçimde Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti, iç siyasal ve yargısal krizlerini bölgesel askeri tırmanışla dengeleme arayışı içindedir. Bu çerçevede İran’a yönelik saldırı, sadece jeostratejik bir baskı aracı değil; aynı zamanda iç politik meşruiyet krizlerini aşma stratejisidir. Bu tablo, savaşın yalnızca jeostratejik değil, aynı zamanda iç siyasal varoluş meselesi olarak da işlev gördüğünü göstermektedir.
ABD ve İsrail’in İran’a dönük hamleleri salt bir “güvenlik operasyonu” olarak tanımlanamaz; bu girişimler bölgesel güç dengelerini, enerji koridorlarını ve askeri üstünlük alanlarını yeniden biçimlendirme çabasıdır. Bombardımanda hayatını kaybeden yöneticilerin varlığı, bu müdahalenin basit bir “savunma” eylemi olmadığını, sahada etkin devlet aktörlerini hedef alan açık bir güç tehdidi olduğunu belgelemektedir. Demokrasi askeri sevkiyatla kurulmaz; savaş uçakları siyasal özne yaratmaz. Emperyalist müdahale özgürlük değil, bağımlılık üretir; halkları jeopolitik nesnelere indirger.
ÇİFTE TAHAKKÜM. DIŞ MÜDAHALE VE İÇ OTORİTERLİK
Bölge halkları uzun süredir çifte tahakküm altında yaşamaktadır. Küresel merkezlerin yaptırım, ambargo ve askeri tehdit politikaları; yerel rejimlerin baskıcı ve anti-demokratik uygulamalarıyla iç içe geçmiştir. Dış tehdit söylemi iç otoriterliği meşrulaştırır; iç baskı ise dış müdahaleye ideolojik gerekçe sağlar Böylece kendi kendini yeniden üreten bir tahakküm döngüsü oluşur.
Ali Khamenei döneminde kurumsallaşan teokratik devlet yapısı uzun süredir ciddi bir meşruiyet aşınması yaşamaktadır. Kadınların ve gençlerin öncülüğünde gelişen toplumsal hareketler, rejimin ideolojik hegemonyasını sarsmıştır. Ancak bu gerçeklik, emperyalist saldırının meşruiyet zemini olamaz. Anti-emperyalist tutumun tutarlılığı, yerel zorbalıkları aklamadan dış müdahaleye karşı çıkabilme kapasitesinde yatar. Son bombardımanda Khamenei’nin öldüğü resmî olarak teyit edilmiş olup, bu durum hem İran hem de bölge politikaları açısından kritik bir kırılma yaratmaktadır.
Sorun hangi devletin “haklı” olduğunda değildir. Sorun, halkların sürekli olarak büyük güç rekabetinin aracı hâline getirilmesidir. Savaşın bedelini devlet aygıtları değil; işçiler, yoksullar, kadınlar ve çocuklar öder. Olası geniş çaplı bir çatışma Hürmüz Boğazı’ndan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada zincirleme etkiler yaratacaktır; enerji fiyatlarının yükselmesi, göç dalgalarının artması, güvenlik yasalarının sertleşmesi ve toplumsal hakların budanması bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
MİLİTARİZM VE KRİZ YÖNETİMİ. AŞIRI BİRİKİMDEN GÜVENLİK DEVLETİNE
Küresel kapitalizm uzun süredir aşırı birikim ve kâr daralması sorunu yaşamaktadır .Finansallaşma, borç genişlemesi ve ucuz emek rejimleri çelişkileri ertelemiş; ancak ortadan kaldırmamıştır. Kriz derinleştikçe militarizm sistem için çok yönlü bir işlev görür.
Silah sanayisini ve güvenlik sektörünü genişletir.
Yeni yeniden inşa ve yatırım alanları açar.
Toplumsal muhalefeti “ulusal güvenlik” gerekçesiyle bastırır.
NATO’nun genişleme stratejileri, artan askeri bütçeler ve bölgesel yığınaklar bu kriz yönetimi mimarisinin parçalarıdır. Militarizm yalnızca cephedeki çatışma değildir; sağlık, eğitim ve sosyal haklar yerine savunma harcamalarına öncelik verilmesidir. Emek disiplininin sertleşmesi, gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve olağanüstü yetkilerin kalıcılaşması militarist yönelimin iç politik uzantılarıdır.
Bu bağlamda savaş, ekonomik kaynakların toplumsal alanlardan askeri-endüstriyel komplekse yeniden dağıtımının aracına dönüşür. Krizin maliyeti emekçi sınıflara yüklenirken, sermaye için yeni birikim alanları yaratılır.
JEOPOLİTİK BAĞIMLILIK VE MODERN EMPERYALİZM
Modern emperyalizm yalnızca tanklar ve hava saldırılarıyla işlemez; kredi notları, enerji sözleşmeleri, finansal yaptırımlar ve diplomatik ambargolar üzerinden de kurumsallaşır. Ortadoğu’nun parçalı, bağımlı ve kırılgan yapısı küresel sermaye için denetlenebilir bir zemin sunar. Bölge devletleri çoğu zaman bu mimarinin bilinçli veya zorunlu bileşenleri hâline gelir. Böylece halk iradesi değil, uluslararası güç dengeleri belirleyici olur.
Jeopolitik bağımlılık, yerel demokratik karar alma süreçlerini aşındırır; ekonomik ve güvenlik politikaları küresel merkezlerle kurulan asimetrik ilişkiler üzerinden şekillenir. Halklar siyasal özne olmaktan çıkar, stratejik hesapların nesnesine indirgenir.
GÜNCEL GÖREVLER. RETORİKTEN ÖRGÜTLÜ HATTA
Savaşa karşı çıkmak ahlaki bir zorunluluktur; ancak etik itiraz tek başına yeterli değildir. Anti-emperyalist mücadelenin somut bir stratejik hat geliştirmesi gerekir.
Askerî bütçelere karşı mücadele: Savunma harcamalarının toplumsal kaynakları nasıl tükettiği görünür kılınmalıdır.
Yaptırımların teşhiri: Ambargo politikalarının doğrudan halkları cezalandırdığı açık biçimde ortaya konmalıdır.
Bölgesel dayanışma ağları: Halklar arası doğrudan ekonomik ve toplumsal işbirliği güçlendirilmelidir.
Ekolojik boyutun görünür kılınması: Militarizmin doğa üzerindeki kalıcı yıkımı politik gündemin parçası olmalıdır.
Otoriterleşmeye karşı mücadele: Savaş bahanesiyle kalıcılaştırılan olağanüstü yetkilere karşı örgütlü direnç geliştirilmelidir.
Bu görevler yalnızca teorik bir konumlanış değil; örgütlü ve süreklilik taşıyan bir pratik hattı ifade eder
SONUÇ. TARİHSEL ALTERNATİF VE HALKLARIN MÜDAHELESİ
İran merkezli gerilim tekil bir kriz değil; küresel sistemin militarist karakterinin yoğunlaşma anıdır. Süreci yalnızca liderlere indirgemek eksik olur; ancak liderlerin rolünü görmezden gelmek de analitik bir boşluk yaratır. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi figürler, yapısal krizin kişiselleşmiş tezahürleridir; neden değil, taşıyıcıdır. Ayetullah Ali Khamenei’nin ölümü ise bölgedeki tarihsel kırılmayı ve yeni güç dengelerini belirleyecek kritik bir gelişmedir.
Savaş kader değildir. Kader olmaktan çıkması yalnızca etik bir itirazla değil; örgütlü, bilinçli ve sistem karşıtı bir mücadeleyle mümkündür. Emperyalist savaş düzenine gerçek alternatif, bağımsız, enternasyonalist ve sınıf temelli bir siyasal hattın inşasıdır. Devletlerin değil, halkların tarih sahnesine müdahalesi belirleyici olacaktır.
Anti-emperyalizm bu nedenle yalnızca bir barış çağrısı değildir; küresel kapitalist tahakküm düzeniyle hesaplaşma iradesidir. Militarizmin ve ekonomik şiddetin yapısal niteliği kavrandığında ve buna karşı kolektif bir siyasal özne inşa edildiğinde, tarihsel bir seçenek somutlaşacaktır. Bu bağlamda İran’a yönelik bombardıman ve çok sayıda yöneticinin hedef alınması ile dini lider Khamenei’nin ölümü, halkların müdahalesi ve örgütlü direnci, savaşın kader olmadığını gösteren güncel bir örnektir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
262212379.webp)









253526889.webp)
250235831.webp)








243429794.webp)
241725935.webp)











240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)





251934370.webp)



























