Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku
Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku
Ortadoğu’dan Pasifik’e Yeni Jeopolitik Dönem
Ortadoğu’daki savaşlar, Pasifik’te tırmanan askeri gerilim ve Avrupa’daki güvenlik krizleri, dünya siyasetinin yeni bir kırılma dönemine girdiğini gösteriyor. Küresel kapitalizmin yapısal krizi derinleşirken büyük güç rekabeti farklı coğrafyalarda yeni çatışma alanları yaratıyor. Bu tabloyu anlamak için gelişmeleri yalnızca diplomatik krizler olarak değil, kapitalist dünya sisteminin tarihsel dönüşümü ve sınıfsal dinamikleri bağlamında ele almak gerekiyor.
Küresel Krizin Jeopolitiği
21. yüzyılın ilk çeyreği sona yaklaşırken uluslararası sistem giderek daha istikrarsız bir döneme girmektedir. Ortadoğu’da süren savaşlar, Doğu Avrupa’daki askeri gerilimler ve Pasifik’te büyüyen stratejik rekabet, dünya siyasetinde yeni bir güç mücadelesinin şekillendiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler yalnızca bölgesel krizler olarak ele alınamaz. Aksine, küresel kapitalist sistemin içinde bulunduğu yapısal dönüşümün jeopolitik ve sınıfsal yansımaları olarak değerlendirilmelidir. Dünya ekonomisindeki güç dengelerinin değişmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve askeri ittifakların yeniden şekillenmesi bu sürecin temel dinamiklerini oluşturmaktadır.
Türkiye’de bu gelişmelere ilişkin tartışmalar çoğu zaman dar jeopolitik analizlerle sınırlıdır. Oysa bugün yaşanan krizleri anlamak için daha geniş bir tarihsel ve sınıfsal perspektife ihtiyaç vardır. Bu perspektif, kapitalist dünya sisteminin dönüşümünü, emperyalist rekabeti, bölgesel güç dengelerini ve emekçi sınıfların yaşam koşullarını birlikte ele almayı gerektirir.
Emperyalizm ve Savaşın Yapısal Dinamikleri
Kapitalist sistem ile savaş arasındaki ilişki Marksist düşüncenin temel analiz alanlarından biridir. Bu ilişkinin teorik temelleri büyük ölçüde Vladimir Lenin ve Rosa Luxemburg tarafından ortaya konmuştur.
Lenin, emperyalizmi kapitalizmin en gelişmiş aşaması olarak tanımlayarak bu aşamada dünya ekonomisinin büyük sermaye grupları ile devletler arasındaki yoğun rekabet tarafından belirlendiğini vurgular. Dünya pazarlarının paylaşımı için verilen mücadeleler tarihsel olarak büyük savaşlara yol açmıştır.
Luxemburg ise kapitalist sistemin sürekli genişleme ihtiyacının militarizmle yakından bağlantılı olduğunu belirtmiştir. Kapitalizm yeni pazarlar ve kaynaklar bulmak zorunda olduğu için askeri güç kullanımını sistemin ayrılmaz bir parçası hâline getirir.
Bugün Ortadoğu’dan Pasifik’e kadar uzanan gerilimler, bu teorik çerçevenin güncel bir doğrulaması niteliğindedir.
Ortadoğu’nun Küresel Kapitalizm İçindeki Yeri
Ortadoğu’nun stratejik önemi çoğu zaman yalnızca petrol ve doğalgaz rezervleri üzerinden açıklanır. Oysa bölge küresel ticaret yolları, askeri stratejiler ve finansal ağlar açısından da merkezi bir konuma sahiptir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu, küresel kapitalizmin yeniden yapılanma sürecinin merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Bu süreç; enerji kaynaklarının ve enerji yollarının kontrolü, askeri müdahaleler yoluyla bölgesel siyasal yapıların yeniden düzenlenmesi ve küresel güvenlik mimarisinin genişlemesi dinamikleri etrafında şekillenmiştir.
ABD ve NATO’nun geliştirdiği yeni güvenlik doktrinleri Ortadoğu’yu küresel askeri ağların merkezlerinden biri hâline getirmiştir. Bu nedenle bölgede yaşanan savaşlar yalnızca yerel krizler değil, aynı zamanda küresel kapitalist sistemin yeniden yapılanma sürecinin bir parçasıdır.
Küresel Güç Rekabetinin Yeni Aşamaları
Uluslararası sistemde ortaya çıkan yeni güç dengeleri, dünya siyasetinin giderek daha rekabetçi bir yapıya doğru evrildiğini göstermektedir.
Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden güçlendirmesi ve bölgesel güçlerin daha bağımsız politikalar geliştirmesi, ABD merkezli küresel düzeni daha karmaşık hâle getirmektedir. Bu durum, dünya emekçi sınıflarının gelir güvencesizliğini ve işsizlik oranlarını artırmakta; finansal krizler ve enflasyon emekçi halkın yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir.
Asimetrik Savaşlar ve Yeni Çatışma Biçimleri
Günümüzde savaşların doğası önemli ölçüde değişmiştir. Klasik devletler arası savaşların yanında artık daha karmaşık ve çok katmanlı çatışma biçimleri ortaya çıkmaktadır.
Yeni savaş biçimleri; vekâlet savaşları, hibrit ve gerilla savaş taktikleri, siber savaş ve bilgi operasyonları, ekonomik yaptırımlar ve enerji politikalarını kapsamaktadır.
Büyük güç rekabeti artık doğrudan savaş yerine çoğu zaman dolaylı ve uzun süreli mücadeleler üzerinden yürütülmekte; emekçi sınıfların temel ihtiyaçları ve sosyal hakları bu süreçte birer maliyet unsuru olarak kullanılmaktadır.
Pasifik’te Yükselen Gerilim
Küresel gerilimin önemli merkezlerinden biri de Asya-Pasifik bölgesidir. Son olarak Kuzey Kore’nin Japon Denizi’ne balistik füze fırlatması bölgedeki askeri gerilimin yeni bir boyut kazandığını göstermektedir. Bu gelişme, ABD ile Güney Kore’nin gerçekleştirdiği geniş çaplı askeri tatbikatların hemen ardından yaşanmıştır.
Pyongyang yönetimi bu tatbikatları “işgal provası” olarak nitelendirirken Washington ve Seul yönetimleri tatbikatların savunma amaçlı olduğunu ileri sürmektedir.
Bu tür gelişmeler uluslararası sistemde askeri bloklaşmanın giderek güçlendiğini ve bölgesel krizlerin daha geniş güç mücadeleleriyle iç içe geçtiğini göstermektedir.
Türkiye’nin Jeopolitiği ve Sınıfsal Etkiler
Bu küresel gerilimler içinde Türkiye’nin konumu ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye hem coğrafi konumu hem de siyasi ittifakları nedeniyle farklı jeopolitik alanların kesişiminde yer almaktadır.
Türkiye üç önemli stratejik hattın merkezinde bulunmaktadır: Ortadoğu enerji havzası, Karadeniz ve Doğu Avrupa güvenlik alanı, Akdeniz ve Avrupa ticaret yolları.
Türkiye aynı zamanda NATO’nun kritik üyelerinden biridir; ancak Rusya ve bölgesel aktörlerle ekonomik ve diplomatik ilişkileri geliştirme çabası dış politikada karmaşık bir denge siyaseti yaratmaktadır.
Karadeniz’de artan askeri hareketlilik, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti ve Ortadoğu’daki savaşlar Türkiye’nin ekonomi ve güvenlik politikalarını doğrudan etkilemektedir.
Güncel verilere göre Türkiye’de
Enflasyon yaklaşık %60 civarındadır.
İşsizlik oranı %11 düzeyindedir.
Resmî asgari ücret yaklaşık 32.000 TL seviyesindedir.
Hanehalkı borçluluğu ise hızla artmaktadır.
Bu koşullar emekçi sınıfların yaşam koşullarını ağırlaştırmakta ve temel ihtiyaçlara erişimi giderek daha zor hâle getirmektedir.
Emekçi Sınıfların Mücadele Programı
Derinleşen ekonomik kriz, savaş politikalarının yarattığı maliyetler ve artan toplumsal eşitsizlikler karşısında emekçi sınıfların kendi bağımsız politik programını ortaya koyması tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir. Emekçi sınıfların yarattığı toplumsal zenginlik üzerindeki denetimi güçlendirmeyi ve yaşam koşullarını güvence altına almayı amaçlayan bir mücadele programı bu nedenle yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal bir gerekliliktir.
Bu doğrultuda emekçi halkın acil taleplerini ve toplumsal eşitliği güçlendirmeyi hedefleyen programın temel başlıkları şunlardır:
Asgari ücret en az 65.000 TL olmalıdır.
En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine yükseltilmelidir.
Çalışma süresi günde 6 saate düşürülmelidir.
Ücretler gerçek enflasyon ve millî gelir artışı temelinde otomatik olarak güncellenmelidir.
Sendikal örgütlenme ve grev hakkı üzerindeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
Büyük servetler ve şirket kârları daha yüksek oranlarda vergilendirilmelidir.
Dolaylı vergiler düşürülmeli, emekçiler üzerindeki vergi yükü azaltılmalıdır.
Büyük şehirlerde kira denetimi uygulanmalı ve kamusal konut programı başlatılmalıdır.
Bu talepler yalnızca geçici ekonomik düzenlemeler değildir; emekçilerin yarattığı toplumsal zenginlik üzerinde doğrudan söz ve karar hakkını tesis etmenin, kapitalist sömürü ilişkilerini kırmanın ve daha eşitlikçi bir toplumsal düzenin önünü açmanın somut araçlarıdır.
Savaşın Bedelini Kim Ödüyor
Savaşların ekonomik ve toplumsal sonuçları çoğu zaman geniş halk kesimleri üzerinde hissedilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi, enflasyonun artması, özelleştirme politikaları ve kamu kaynaklarının askeri harcamalara yönlendirilmesi Türkiye’de emekçi sınıfların satın alma gücünü düşürmekte ve sosyal eşitsizliği derinleştirmektedir.
Sol İçin Stratejik Perspektif
Ortadoğu’dan Pasifik’e uzanan gerilimler, dünya sisteminin yeni bir güç dengesi arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Bu süreç uzun süreli krizlerin ve bölgesel çatışmaların belirleyici hâle geldiği yeni bir tarihsel dönemin habercisi olabilir.
Solun geliştireceği perspektif üç temel eksen üzerinde yükselmelidir: emperyalist müdahalelere karşı açık ve tutarlı bir tutum almak, bölgesel otoriter rejimlere karşı eleştirel bir yaklaşım geliştirmek ve uluslararası emekçi dayanışmasını güçlendirmek.
Bugün yaşanan küresel kriz yalnızca devletler arası rekabetin değil, kapitalist dünya sisteminin içsel çelişkilerinin bir sonucudur. Bu nedenle dünya siyasetinde ortaya çıkan yeni gerilimleri doğru analiz etmek, emekçi halkın güçlerini birleştirerek kapitalist sömürüye karşı örgütlenmesini sağlamak ve sistemin sınıfsal çelişkilerini kökten dönüştürerek eşit, özgür ve barışçıl bir dünya kurmak tarihsel bir zorunluluk ve politik bir görev hâline gelmiştir. Günümüz uluslararası düzeni henüz küresel ölçekte bir genel savaşın içine girmiş değildir; ancak büyük güç rekabetinin sertleşmesi, askeri bloklaşmanın hız kazanması ve bölgesel savaşların birbirine eklemlenmesi, insanlığın böylesi yıkıcı bir çatışmanın sınırlarına tehlikeli biçimde yaklaştığını açıkça göstermektedir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

263416437.webp)



262212379.webp)









253526889.webp)
250235831.webp)






243429794.webp)
241725935.webp)











240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)





251934370.webp)





























