Gençliğin İsyanı, Sokağın Biriktirdiği Güç
Gençliğin İsyanı, Sokağın Biriktirdiği Güç
Bir okulun kapısından dünyanın sokaklarına
Fransa’da öğrencilerin okul kapılarını kapatarak başlattığı protestolar, 17 Ekim 2026’da ülke genelinde düzenlenen daha geniş toplumsal gösterilerle yeni bir aşamaya ulaştı. Eğitim koşullarına yönelik itirazlar; hayat pahalılığına, kamusal hizmetlerdeki yetersizliklere ve ekonomik eşitsizliklere karşı biriken tepkiyle birleşti. Belçika, İtalya ve Portekiz’de farklı talepler etrafında gerçekleşen gösteriler de benzer sorunların Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde toplumsal ve siyasal gündemin merkezine yerleştiğini ortaya koydu.
Arnavutluk’ta yolsuzluk iddiaları ve yaşam koşullarına yönelik tepkiler etrafında gelişen protestolar da ülkenin kendi siyasal koşulları içinde değerlendirilmelidir. Bu eylemleri tek bir merkezden yönetilen ortak bir hareket olarak görmek doğru olmaz. Her ülkenin kendine özgü koşulları, talepleri ve mücadele dinamikleri var. Ancak bütün bu farklılıkların altında ortak bir sorun beliriyor: Genç kuşaklar, kendilerine vaat edilen gelecekle yaşadıkları gerçeklik arasındaki uçuruma itiraz ediyor.
Eğitim almanın, iş bulmanın, barınmanın ve bağımsız bir hayat kurmanın giderek zorlaştığı bir düzende gençlerden sürekli sabırlı olmalarını beklemek, sorunun toplumsal boyutunu görmezden gelmektir. Mesele yalnızca bugünkü koşullardan duyulan memnuniyetsizlik değil, yarının da bugünden daha iyi olmayacağı düşüncesinin yarattığı umutsuzluktur.
Sokak, bu umutsuzluğun görünür hâle geldiği yerdir. Ancak toplumsal hareketlerin gücü yalnızca katılımcı sayısıyla ölçülemez. Asıl mesele, biriken öfkenin hangi talepler etrafında birleşeceği, nasıl bir siyasal yön kazanacağı ve kalıcı bir toplumsal güce dönüşüp dönüşemeyeceğidir.
Öfkenin büyümesi, mücadelenin yönü
Gençlerin karşı karşıya olduğu sorunları yalnızca eğitim politikalarıyla, kuşak çatışmasıyla veya hükümetlerin yanlış kararlarıyla açıklamak yetersizdir. Daha temel bir soruyla karşı karşıyayız: Toplumsal kaynaklar nasıl dağıtılıyor ve ekonomik düzen kimin ihtiyaçlarına göre işliyor?
Üretim ve teknoloji gelişirken yaratılan zenginlik toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde ulaşmıyor. Bir tarafta sermaye ve mülkiyet yoğunlaşırken diğer tarafta düşük ücretler, yükselen kiralar, borçlar ve güvencesizlik geniş kesimlerin yaşamını belirliyor. Diploma, istikrarlı bir işin, ekonomik bağımsızlığın veya güvenli bir geleceğin garantisi olmaktan uzaklaşıyor.
Gençlerden sürekli rekabet etmeleri, kendilerini geliştirmeleri ve değişen koşullara uyum sağlamaları istenirken onlara sunulan yaşam güvencesi zayıflıyor. Böylece toplumsal sorunlar bireysel başarısızlıklar gibi gösteriliyor. Oysa barınma, eğitim, istihdam ve insanca yaşam, yalnızca kişisel çabayla çözülebilecek meseleler değildir.
Bu nedenle gençliğin öfkesi, daha iyi eğitim veya daha fazla istihdam talebine indirgenemez. Aynı zamanda hayatın sürekli ertelenmesine, gelecek umudunun belirsizliğe mahkûm edilmesine ve bireyin kendi yaşamı üzerindeki denetimini kaybetmesine yönelik bir itirazdır.
Ancak öfke, kendiliğinden dönüştürücü bir siyasal güce dönüşmez. Benzer ekonomik koşullardan etkilenen insanlar, sorunların nedenleri ve çözüm yolları konusunda farklı sonuçlara varabilir. Toplumsal hoşnutsuzluk, gerçek nedenlerinden uzaklaştırılarak göçmenlere, farklı toplumsal kesimlere veya belirli kimliklere yöneltilebilir. Böylece eşitsizliğin kaynaklarını sorgulaması gereken tepki, toplumun başka kesimleriyle çatışmaya sürüklenebilir.
Bu noktada belirleyici olan, ortak sorunları görünür kılmak ve aralarındaki bağı kurmaktır. Öğrencinin eğitim hakkı, işçinin ücret mücadelesi, kiracının barınma sorunu ve işsizin gelecek kaygısı birbirinden bağımsız meseleler değildir. Ancak bu taleplerin yan yana gelmesi de tek başına ortak bir toplumsal program yaratmaya yetmez.
Siyasal mücadelenin temel sınavı, insanların neye karşı çıktığını anlamak kadar birlikte neyi değiştirmek istediklerini ortaya koyabilmektir.
Sokağın sınırları ve devletin müdahalesi
Sokak hareketleri, toplumda biriken hoşnutsuzluğu görünür kılar ve siyasal gündemi değiştirebilir. Ancak bu hareketler sıklıkla devletin güvenlik politikaları ve kamusal düzen anlayışıyla karşı karşıya gelir. Bu noktada temel bir ayrımı unutmamak gerekir: Devletin güvenlik gerekçesiyle uyguladığı hukuksuz ve orantısız şiddet meşru değildir. Kamu düzeni, insanların haklarını gasp etmenin, barışçıl gösterileri bastırmanın veya keyfî biçimde güç kullanmanın bahanesi olamaz.
İnsanların eşitsizliğe, yoksulluğa, hak gasplarına ve baskıya karşı seslerini yükseltmesi meşru bir demokratik haktır. Meşruiyet, itiraz edenlerin sessiz kalmasında değil, taleplerini özgürce dile getirebilmesindedir. Devletin görevi toplumsal itirazı bastırmak değil, temel hakları güvence altına almak ve sorunların çözümü için gerekli koşulları oluşturmaktır. Devlet görevlilerinin hukuka aykırı güç kullanımı da hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun bağımsız biçimde soruşturulmalı ve sorumlular hesap vermelidir.
Bu yaklaşım, eylemler sırasında yaşanabilecek şiddeti görmezden gelmek anlamına gelmez. Somut eylemler ve bireysel davranışlar eleştirilebilir; ancak tek tek olaylar, bir gösterinin bütün katılımcılarını suçlu ilan etmenin veya protesto hakkını ortadan kaldırmanın gerekçesi yapılamaz. Demokratik bir toplumda hem göstericilerin eylemleri hem de devletin müdahalesi hukuk çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Toplumsal sorunların yalnızca güvenlik meselesi olarak ele alınması, bu sorunların nedenlerini ortadan kaldırmaz. Bir gösteri dağıtılabilir, meydanlar boşaltılabilir, okullar yeniden açılabilir. Fakat insanların neden sokağa çıktığına ilişkin sorular yanıtsız kaldığında toplumsal gerilim varlığını sürdürür.
Baskı, kimi zaman hareketleri geri çekilmeye zorlarken kimi zaman da farklı kesimlerin ortak deneyimler etrafında yakınlaşmasına yol açabilir. Sokağın gücü, yalnızca gündelik düzeni kesintiye uğratmasında değil, normal kabul edilen toplumsal ilişkileri tartışmaya açmasındadır. Bu gücün kalıcılaşması ise taleplerin somutlaşmasını, dayanışma ağlarının kurulmasını ve mücadele deneyiminin süreklilik kazanmasını gerektirir.
Türkiye’de gençliğin karşısındaki gelecek
Türkiye’de gençlerin karşı karşıya olduğu sorunlar da bu genel tablodan bağımsız değildir. İşsizlik, güvencesiz çalışma, eğitimde fırsat eşitsizliği, barınma maliyetleri ve hayat pahalılığı, gençlerin kendi geleceklerini kurmasını zorlaştırıyor.
Ekonomik olanakların yanı sıra gençlerin düşüncelerini ifade edebilecekleri, örgütlenebilecekleri ve karar süreçlerine katılabilecekleri kamusal alanın varlığı da bağımsız bir yaşamın temel koşullarındandır. Demokratik katılım ve ifade özgürlüğü, ekonomik güvenceden ayrı düşünülemez. İnsanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olamadığı bir düzende, yaşam koşullarını iyileştirme imkânları da sınırlanır.
Gazetecilere yönelik gözaltılar ve adli baskılar bu çerçevede ele alınmalıdır. Gazetecilik üzerindeki baskı yalnızca gazetecileri ilgilendirmez; toplumun sorunları öğrenme, iktidarın kararlarını sorgulama ve farklı görüşleri tartışma imkânını da etkiler. Bilgiye erişimin ve eleştirel düşüncenin sınırlandığı bir ortamda demokratik katılım da zayıflar.
Gençlerin geleceksizlik duygusunu kişisel başarısızlıklarla açıklamak, sorunun toplumsal niteliğini görünmez kılar. Her bireyin kendi hayatını tek başına kurtarması gerektiği düşüncesi güçlendikçe ortak sorunlara ortak çözümler üretmek de zorlaşır. Rekabet dayanışmanın yerini aldığında insanlar benzer koşullarda yaşadıklarını bilseler bile birbirlerini rakip olarak görebilir.
Oysa nitelikli ve erişilebilir eğitim, güvenceli çalışma, insanca ücret, barınma hakkı ve demokratik katılım bireysel tercihlerden ibaret değildir. Bunlar toplumsal politikalarla doğrudan ilişkili hak ve ihtiyaçlardır.
Türkiye’de gençliğin itirazının kalıcı bir siyasal anlam kazanması, bu sorunların birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, ortak bir yaşam meselesi olarak ele alınmasına bağlıdır. Gençler yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir kitle değil, toplumsal kararların oluşumuna katılan özneler olarak görülmelidir.
Savaş, yoksulluk ve toplumsal kaynakların paylaşımı
Gençliğin geleceksizliği yalnızca okullarda, sokaklarda ve işyerlerinde ortaya çıkan sorunlarla sınırlı değildir. Savaşlar, silahlanma yarışı, kitlesel yoksulluk ve insani krizler de toplumsal kaynakların hangi önceliklere göre kullanıldığı sorusunu gündeme getirir.
Yemen’deki insani kriz, savaşın bedelini çoğu zaman karar alma süreçlerinde söz sahibi olmayan insanların ödediğini gösteren örneklerden biridir. Çatışmalar ve insani yardımların önündeki engeller, sivillerin temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak yaşam koşullarını ağırlaştırır.
Bir tarafta barınma, beslenme, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanlar; diğer tarafta askeri harcamalar ve güvenlik politikaları için ayrılan kaynaklar bulunuyor. Ülkelerin güvenlik koşulları farklı olsa da toplumsal refahın yalnızca askeri kapasiteyle ölçülmesi, insanların gündelik ihtiyaçlarının geri plana itilmesi riskini taşır.
Savaşların ve ekonomik krizlerin yükü de eşit dağılmaz. Kaynaklara ve karar mekanizmalarına erişimi olan kesimler kendilerini daha kolay koruyabilirken düşük gelirli gruplar, emekçiler ve gençler ağır sonuçlarla karşılaşabilir. Bu nedenle savaşın maliyetini, yoksulluğun sonuçlarını ve toplumsal kaynakların dağılımını birlikte değerlendirmek gerekir.
Barış, yoksulluk, güvencesizlik ve toplumsal eşitsizlik birbirinden tamamen ayrı düşünülemez. Bu sorunların her birini tek bir nedene indirgemek yerine, aralarındaki ilişkileri ve birbirlerini nasıl beslediklerini anlamak gerekir. Çünkü insanların güvenli, özgür ve insanca bir yaşam kurabilmesi, yalnızca ekonomik büyümeye değil, kaynakların hangi amaçlarla ve kimlerin yararına kullanıldığına da bağlıdır.
Tarihten bugüne kalan mesele
1968, dünyanın farklı ülkelerinde öğrencilerin, gençlerin ve işçilerin mevcut düzene karşı itirazlarını yükselttiği önemli bir tarihsel dönüm noktasıydı. Üniversitelerden fabrikalara, sokaklardan meydanlara yayılan hareketler; eğitim ve çalışma koşullarının yanı sıra otorite ilişkilerini, özgürlükleri ve toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiğini de tartışmaya açtı.
Ancak 1968’i yalnızca romantik bir başkaldırı olarak hatırlamak, dönemin çelişkilerini ve sınırlarını gözden kaçırmak olur. Hareketlerin etkisi ülkeden ülkeye değişti. Bazı talepler karşılık buldu, bazı hareketler bastırıldı, bazı talepler ise zaman içinde mevcut düzenin sınırları içinde kaldı. Sokakta ortaya çıkan enerji, her yerde aynı siyasal sonuçları doğurmadı.
Türkiye’nin devrimci mücadele tarihi de gençliğin itirazı ile siyasal örgütlenme arasındaki ilişkiye dair önemli deneyimler barındırıyor. Mahir Çayan ve dönemin diğer devrimci isimlerinin deneyimleri, kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmelidir. Geçmişin değerini, yöntemlerini bugüne olduğu gibi taşımakta değil; toplumsal değişimin olanaklarını, sınırlarını ve farklı dönemlerde ortaya çıkan mücadele biçimlerini anlamakta aramak gerekir.
Bugünün gençliği dijital iletişimin sunduğu olanaklara sahip. Sosyal medya, bir çağrının kısa sürede geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabiliyor. Ancak iletişimin hızı, örgütlenmenin ve dayanışmanın yerini tutmuyor. Bir hareketin devamlılığı, insanların ortak hedefler belirleyebilmesine, farklılıklarını tartışabilmesine ve birlikte hareket edebilmesine bağlıdır.
Geçmişten çıkarılabilecek önemli derslerden biri şudur: Toplumsal dönüşüm, yalnızca öfkenin büyüklüğüyle değil, bu öfkenin nasıl bir düşünceye, programa ve ortak iradeye dönüştüğüyle belirlenir.
Sokakta biriken enerji kimin olacak?
Bugün dünyanın farklı kentlerinde sokağa çıkan gençlerin temel sorusu, yalnızca mevcut düzenden memnun olup olmadıkları değildir. Asıl mesele, kendilerine sunulan hayatın sınırlarını kabul edip etmeyecekleri ve bu sınırları değiştirmek için nasıl bir yol izleyecekleridir.
Fransa’da eğitim koşullarına yönelik itirazların daha geniş toplumsal gösterilerle birleşmesi, Belçika’da eğitim maliyetlerinin ve yükseköğretime erişimin gündeme gelmesi, Portekiz’de barınma sorununun protestolara yansıması ve İtalya’da hayat pahalılığına karşı tepkilerin yükselmesi, farklı ülkelerdeki hoşnutsuzluğun somut örnekleridir. Bu hareketler aynı örgütsel yapıya veya ortak bir programa sahip değildir. Yine de hepsi, yaşam koşullarının mevcut biçimiyle ne kadar sürdürülebileceğine ilişkin soruları gündeme taşıyor.
Toplumsal hoşnutsuzluk, birbirinden kopuk tepkiler olarak kalabilir veya milliyetçi, otoriter ve dışlayıcı siyasetler tarafından başka hedeflere yönlendirilebilir. Bunun karşısında, farklı kesimlerin ortak sorunlarını görünür kılan, demokratik hakları savunan ve dayanışmayı büyüten bir mücadele de gelişebilir.
Hiçbir sonuç kendiliğinden ortaya çıkmaz. Sokağın enerjisinin yönünü; hangi taleplerin öne çıktığı, kimlerin söz sahibi olduğu, farklı toplumsal kesimlerin nasıl ilişki kurduğu ve mücadelenin gündelik hayatla nasıl bağ kurduğu belirler.
Gençlerin isyanını geçici bir huzursuzluk olarak görmek de onları kendiliğinden değişimin öncüsü ilan etmek de yetersizdir. Gençlik; farklı sınıfsal konumları, beklentileri ve siyasal eğilimleri barındırır. Bu farklılıkları göz ardı etmek, toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümünü görünmez kılar.
Bununla birlikte eğitim, barınma, çalışma, özgürlük ve gelecek kaygısı etrafında biriken talepler, birbirleriyle ilişkilendirildiğinde ortak bir siyasal zeminin oluşmasına katkıda bulunabilir. Bunun için yalnızca itiraz etmek değil, birlikte neyin değiştirileceğini ve bu değişimin nasıl gerçekleştirileceğini de tartışmak gerekir.
Sokakların gücü, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmalarında değil, başka türlü bir hayatın mümkün olup olmadığını tartışmaya açmalarındadır. Bu hayatın nasıl kurulacağı sorusu ise eylem alanının ötesine geçer; dayanışmayı, demokratik katılımı, somut talepleri ve uzun soluklu bir toplumsal mücadeleyi gerektirir.
Sonunda karşımıza aynı soru çıkıyor. Sokakta biriken enerji kimin olacak?
Bu enerjiyi geçici olarak yatıştırmak isteyenlerin mi, onu kendi siyasal hesaplarına yönlendirecek güçlerin mi, yoksa ortak sorunlarına ortak çözümler arayan insanların mı?
Bu sorunun yanıtı henüz verilmiş değil. Ancak gençlerin yükselttiği ses önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Gelecek, bugünkü düzenin vaatleriyle sınırlı olmak zorunda değil. Bu geleceği değiştirmek, öfkeyi ortak bir iradeye ve süreklilik taşıyan bir mücadeleye dönüştürmekle mümkün.
Bu nedenle savaşa, yoksulluğa, eşitsiz çalışma koşullarına ve eğitim hakkının gasp edilmesine karşı; ötekileştirilenlerin, hakları ihlal edilenlerin ve insanca bir yaşam mücadelesi verenlerin yanında durarak anlatmaya, haykırmaya ve üretmeye devam etmeliyiz. Çünkü başka bir dünya, ancak eşitlik, özgürlük ve dayanışma temelinde ortak bir mücadeleyle kurulabilir.
Üretenlerin yönettiği ve paylaştığı bir dünya kurulana kadar.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

260216424.webp)





263818514.webp)








263416437.webp)





















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)












































