Zirvelerin Takvimi Değil, Hayatın Ritmi
Zirvelerin Takvimi Değil, Hayatın Ritmi
NATO Zirvesi sona erdi. Günler boyunca olağanüstü güvenlik önlemleriyle yeniden düzenlenen kent, "konukların" ayrılmasıyla birlikte eski gündelik akışına döndü. Barikatlar kaldırıldı, yollar açıldı, güvenlik önlemleri gevşetildi, zirve sürecinde gözaltına alınan insanlar serbest bırakıldı.
Devletin takvimi kapandı.
Ancak toplumun hayatında değişen hiçbir şey olmadı.
Çünkü devletin gündemi ile toplumun gündemi aynı değildir.
Devlet; zirveler, seçimler, diplomatik görüşmeler, güvenlik toplantıları ve uluslararası anlaşmalar üzerinden kendi siyasal takvimini oluşturur. Bu takvim medya aracılığıyla toplumun temel gündemi hâline getirilir. Bir süre bütün ülke belirli bir başlığa odaklanır, ardından yeni bir gündem ortaya çıkar ve öncekinin yerini alır.
Oysa toplum başka bir zamanın içinde yaşamaktadır.
İşçi için hayatın ritmi ay sonunu getirebilmektir. Emekli için temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, sağlık giderlerini ödeyebilmektir. Genç için geleceğini kurabilmek ve güvenceli bir yaşam kurabilmektir. Kiracı için sürekli artan barınma maliyetidir. Çiftçi için üretimi sürdürebilmektir.
Toplumun gerçek gündemi, devletin ilan ettiği başlıklardan değil, yaşamı yeniden üretme zorunluluğundan doğar.
NATO Zirvesi'nin ardından görülen temel gerçek budur: Zirveler geçer, fakat toplumun temel sorunları yerinde kalır.
Günler boyunca güvenlik, silahlanma, askeri anlaşmalar ve diplomatik temaslar konuşuldu. Aynı günlerde ise milyonlarca insan hayat pahalılığı, düşük ücretler, emeklilik yoksulluğu, işsizlik ve barınma kriziyle yaşamaya devam etti.
Bu nedenle NATO Zirvesi'nin anlamı yalnızca yayımlanan bildirilerde ya da yapılan anlaşmalarda aranamaz. Asıl mesele, hangi sorunların görünür hâle getirildiği ve hangilerinin geri plana itildiğidir.
Egemen sınıfların siyasal gücü yalnızca ekonomik kaynaklara sahip olmalarından değil, kendi önceliklerini toplumun ortak çıkarı gibi sunabilmelerinden kaynaklanır.
Silahlanma "güvenlik" olarak sunulur.
Sermayeye aktarılan kaynaklar "kalkınma" olarak anlatılır.
Hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması "kamu düzeni" gerekçesiyle meşrulaştırılır.
Yoksulluk ise sistemsel bir sonuç olmaktan çıkarılıp bireysel başarısızlık ya da geçici bir ekonomik sorun gibi gösterilir.
NATO Zirvesi'nin görünmeyen tarafı tam da bu sınıfsal ilişkilerde ortaya çıkar.
Militarizm, Bütçe Tercihleri ve Yoksullaşma
Her bütçe aynı zamanda siyasal bir tercihtir.
Bir devletin hangi alanlara kaynak ayırdığı, nasıl bir toplum modeli kurmak istediğini gösterir.
Bu nedenle NATO kapsamında artırılan savunma harcamaları yalnızca askeri bir karar değildir. Aynı zamanda kamusal kaynakların nasıl dağıtılacağına ilişkin sınıfsal bir tercihtir.
Çünkü hiçbir bütçe sınırsız değildir.
Silaha ayrılan her kaynak, başka bir toplumsal ihtiyacın önceliğini azaltır.
Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma ve kamusal hizmetlerde yaşanan gerileme ile güvenlik harcamalarının büyümesi aynı siyasal tercihlerin farklı sonuçlarıdır.
Bugün Türkiye'de emekçiler yalnızca düşük gelirle yaşamaya çalışmıyor; aynı zamanda gelecek kurma imkânlarını da kaybediyor.
Barınma giderek piyasanın insafına bırakılıyor.
Eğitim eşitsizliği yeniden üreten bir alana dönüşüyor.
Sağlık hizmetleri giderek daha fazla ödeme gücüne bağlı hâle geliyor.
Emeklilik, uzun yılların emeğinin karşılığı olmaktan çıkarak yeni bir yoksulluk biçimine dönüşüyor.
Bu tablo, tek tek yanlış kararların değil; sermaye birikimini önceleyen ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucudur.
Militarizm de bu yapının yalnızca dış politika alanındaki karşılığı değildir. Silah sanayisinin büyümesi, güvenlik aygıtlarının genişlemesi ve askeri yatırımların artması aynı zamanda yeni sermaye birikim alanları yaratır. Bu nedenle savaş ekonomisi ile yoksulluk ekonomisi birbirinden bağımsız değildir; biri büyürken diğerinin maliyeti toplumun geniş kesimlerine aktarılır.
NATO da yalnızca askeri bir ittifak olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda belirli bir uluslararası ekonomik ve siyasal düzenin kurumsal parçalarından biridir. Bu nedenle NATO tartışması yalnızca askeri stratejiler üzerinden değil; bütçe tercihleri, sınıfsal sonuçlar ve toplumsal maliyetler üzerinden ele alınmalıdır.
Hegemonya, Rıza ve Düzenin Yeniden Üretimi
Hiçbir siyasal düzen yalnızca zor kullanarak sürdürülemez.
Devletin baskı araçları önemlidir; ancak kalıcı egemenlik aynı zamanda rıza üretmeyi gerektirir.
Eğitim, medya, kültür, din ve gündelik yaşam pratikleri aracılığıyla toplumun dünyayı nasıl algılayacağı şekillendirilir.
Bugünkü Türkiye'de temel mücadele yalnızca ekonomik kaynakların paylaşımı üzerinde değil, gerçekliğin nasıl tanımlanacağı üzerinde de yürümektedir.
Ekonomik eşitsizlikler derinleşirken siyasal gündemin sürekli güvenlik, kimlik, kültür ve dış tehdit başlıkları etrafında kurulması tesadüf değildir. Çünkü sınıfsal çelişkiler görünür hâle geldikçe mevcut düzenin meşruiyeti de sorgulanmaya başlar.
Siyasal İslam'ın bugünkü iktidar biçimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Mesele yalnızca dini söylemin kullanılmasından ibaret değildir. Ortaya çıkan yapı; dini referansları siyasal meşruiyet aracı olarak kullanan, neoliberal sermaye birikimini sürdüren ve uluslararası güç dengeleriyle uyumlu ilişkiler kuran bir iktidar modelidir.
Bu nedenle içeride bağımsızlık söylemleri yükselirken dışarıda askeri, ekonomik ve finansal bağımlılık ilişkilerinin devam etmesi bir çelişki değil, bu siyasal modelin karakteridir.
Emperyalizm yalnızca dışarıdaki bir güç olarak ele alınamaz. Finans ilişkileri, teknoloji bağımlılığı, askeri ittifaklar ve sermaye hareketleri aracılığıyla içeride de yeniden üretilen bir ilişkiler bütünüdür.
Hayatın Ritmine Dayanan Bir Sınıf Siyaseti
Bugün Türkiye sosyalist hareketinin önündeki temel meselelerden biri, doğru analizlerle toplumsal karşılık arasındaki mesafedir.
Emperyalizm, NATO, savaş politikaları ve sermaye egemenliği üzerine önemli bir teorik birikim bulunmaktadır. Ancak siyasal mücadele yalnızca doğru tespitlerle ilerlemez. Asıl mesele, bu tespitlerin insanların gündelik deneyimleriyle birleşebilmesidir.
Bir işçi için emperyalizm; düşük ücret, güvencesiz çalışma ve işsizlik üzerinden somutlaşır.
Bir emekli için bütçe tercihleri; geçinemediği maaş ve karşılayamadığı temel ihtiyaçlar anlamına gelir.
Bir genç için kapitalizmin krizi; geleceksizlik ve yaşamını kuramama deneyimidir.
Sınıf siyaseti, yalnızca sınıftan söz etmek değildir. İnsanların yaşadığı sorunların aynı toplumsal düzenin sonuçları olduğunu gösterebilmek ve bu deneyimleri ortak bir siyasal mücadeleye dönüştürebilmektir.
Bu nedenle sosyalist hareketin görevi yalnızca iktidarın gündemlerine cevap vermek değildir. Asıl görev, toplumun gerçek gündemini siyasal bir dönüşüm perspektifiyle buluşturabilmektir.
NATO karşıtlığı, emperyalizm eleştirisi ve militarizme karşı mücadele önemini korumaktadır. Ancak bunların toplumsal karşılık bulabilmesi, emekçilerin gündelik yaşam deneyimleriyle doğrudan bağ kurulmasına bağlıdır.
Savaş bütçeleri ile yoksulluk arasındaki ilişki kurulmadan güçlü bir antiemperyalist siyaset geliştirilemez. Savunma harcamaları ile sosyal hakların gerilemesi arasındaki bağ görünür kılınmadan militarizm toplumsal düzeyde sorgulanamaz.
Bugün ihtiyaç duyulan; ücret mücadelesini, emeklilerin yaşam mücadelesini, barınma hakkını, eğitim ve sağlık taleplerini, gençlerin geleceksizlik sorununu ve emeğin bütün alanlarını ortak bir siyasal perspektifte birleştirebilen bir sınıf siyasetidir.
Çünkü insanlar önce kendi yaşamlarında hissettikleri sorunlar üzerinden harekete geçerler. Siyaset ise bu deneyimleri daha büyük bir toplumsal dönüşüm fikriyle buluşturabildiği ölçüde tarihsel bir güç hâline gelir.
NATO Zirvesi sona erdi.
Devlet yeni gündemlere geçti.
Ancak toplumun gerçek gündemi değişmedi.
Yoksulluk.
Eşitsizlik.
Güvencesizlik.
Sömürü.
Geleceksizlik.
Bugün temel soru şudur:
Siyaset, devletin belirlediği gündemlerin peşinden mi gidecek; yoksa toplumun hayatını belirleyen gerçek çelişkilerden yeni bir gelecek fikri mi kuracak?
Çünkü zirveler geçer.
İktidarların söylemleri değişir.
Gündemler yenilenir.
Ama hayat devam eder.
Ve gerçek dönüşümler, hayatın ritmini anlayan, toplumun gerçek sorunlarıyla bağ kuran ve bu deneyimleri örgütlü bir toplumsal güce dönüştürebilen siyasal hareketler tarafından yaratılır.
Bu nedenle kent meydanlarında kurulan Ekonomi ve Demokrasi Çadırları, yalnızca birer etkinlik ya da buluşma alanı değildir. Bu çadırlar, toplumun gerçek gündemini görünür kılan, emekçilerin ortak deneyimlerini ortak bir siyasal iradeye dönüştüren ve hayatın ritminden beslenen örgütlü mücadelenin somut zeminlerinden biridir. Devletin takvimine karşı toplumun kendi siyasal zamanını kurabilmesi, tam da bu buluşmaların çoğalmasına, dayanışmanın örgütlenmesine ve sınıf siyasetinin gündelik hayatın içinde kök salmasına bağlıdır.
Bugünün temel görevi budur: Devletin takvimine karşı hayatın ritmini siyasetin merkezine koymak.
Çünkü tarih, devletlerin ilan ettiği gündemlerle değil; emekçi sınıfların hayatın içinden yükselen örgütlü mücadelesiyle ilerler.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.


















263416437.webp)






243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)




































