Siyah Ayaklar, Beyaz Düzen
Siyah Ayaklar, Beyaz Düzen
Futbolun Sömürge Sonrası Hikâyesi
Dünya Kupası'nın yeniden milyarlarca insanı ekran başına topladığı bu günlerde, futbol yalnızca bir oyun değil; küresel güç ilişkilerini, eşitsizlikleri ve tarihsel mirasları en görünür hâliyle sergileyen sahalardan biri olarak karşımızda duruyor.
Bir zamanlar Afrika’dan altın çıkarılıyordu.
Sonra elmas.
Sonra kauçuk.
Bugün ise futbolcu çıkarılıyor.
Kulağa sert gelebilir. Ancak dünya futbolunun bugünkü haritasına bakıldığında ortaya çıkan gerçek bundan çok farklı değildir. Avrupa’nın büyük ligleri, büyük kulüpleri ve hatta büyük milli takımları artık Afrika kökenli futbolcular olmadan düşünülemez. Premier League’in hızını belirleyen kanatlar, Ligue 1’in yaratıcı orta sahaları, Bundesliga’nın fizik gücü yüksek savunmacıları, Serie A’nın etkili forvetleri aynı küresel hikâyenin farklı yüzleridir.
Modern futbolun üretim gücü giderek Afrika’dan ve Afrika diasporasından beslenmektedir.
Ancak bu tabloyu yalnızca "çok kültürlülüğün zaferi" olarak okumak, futbolun görünen yüzüne bakmak anlamına gelir. Çünkü sahadaki bedenler değişmiştir; fakat oyunun merkezindeki iktidar ilişkileri büyük ölçüde yerinde durmaktadır.
Avrupa futbolu uzun zamandır Avrupalıların oynadığı bir oyun olmaktan çıkmıştır. Ama hâlâ büyük ölçüde Avrupalı kurumların yönettiği bir oyundur.
Sorunun özü burada yatmaktadır.
Sömürgecilik hiçbir zaman yalnızca toprak işgali değildi. Aynı zamanda emek, kaynak ve insan hareketleri üzerinde kurulan bir iktidar biçimiydi. Avrupa geçmişte Afrika’nın yer altındaki kaynaklarını küresel ekonomiye bağladı. Bugün ise Afrika’nın en değerli kaynaklarından biri olan genç insan emeği, futbol piyasasının dolaşımına girmektedir.
Eskiden gemiler limanlardan hammadde taşıyordu. Bugün uçaklar genç futbolcuları taşımaktadır.
Elbette iki dönem arasında önemli farklar vardır. Bugünün futbolcuları ücret alan, kariyer kuran, küresel yıldızlara dönüşebilen bireylerdir. Ancak mesele birkaç büyük başarının hikâyesi değildir. Mesele, küresel futbol ekonomisinin hangi coğrafyalardan yetenek topladığı ve bu yeteneğin değerini kimin belirlediğidir.
Afrika’nın dört bir yanında kurulan futbol akademileri çoğu zaman umut hikâyeleri olarak anlatılır. Yoksul mahallelerden çıkan çocukların Avrupa sahnelerine ulaşma hayali, futbolun romantik anlatısının vazgeçilmez parçalarından biridir.
Fakat bu akademiler aynı zamanda küresel futbol piyasasının üretim merkezleridir.
Binlerce çocuk aynı hayalin içine girer. Çok azı Avrupa’ya ulaşır. Bir kısmı kısa süreli sözleşmelerle görünür olur. Büyük çoğunluğun hikâyesi ise futbol ekonomisinin sessiz alanlarında kaybolur.
Futbol artık yalnızca yetenek keşfetmemektedir.
Emek örgütlemektedir.
Göç yönetmektedir.
Bedenleri küresel dolaşıma sokmaktadır.
Ve bunu yaparken geçmişin sömürge yollarının önemli bir bölümünü yeniden üretmektedir.
Fransa’nın futbol damarları Dakar’a, Bamako’ya ve Abidjan’a uzanır. İngiltere futbolunun göç hikâyesi Jamaika’dan Nijerya’ya, eski imparatorluk coğrafyalarının izlerini taşır. Belçika’nın futbol tarihini Kongo’dan, Portekiz futbolunu Angola’dan bağımsız düşünmek zordur.
Kolonyalizm ortadan kaybolmamıştır.
Biçim değiştirmiştir.
Bugünün futbolunda en görünmez iktidar biçimlerinden biri beyazlıktır.
Irkçılık çoğu zaman yalnızca tribünlerdeki hakaretlerle açıklanır. Oysa asıl mesele, futbol dünyasında kimin nasıl temsil edildiğinde gizlidir.
Siyah futbolcular sıklıkla "güçlü", "hızlı", "atletik", "patlayıcı" olarak tanımlanır.
Beyaz futbolcular ise "zeki", "lider", "oyunu okuyan", "karakter sahibi" olarak anlatılır.
Birine beden verilir.
Diğerine akıl.
Bu ayrım yalnızca spor yorumlarının dili değildir. Sömürge dönemlerinden bugüne taşınan bir temsil biçimidir.
Siyah beden mücadele eder.
Beyaz akıl yönetir.
Bu nedenle futbolun sahasında siyah oyuncuların çoğalması, futbolun iktidar yapısının değiştiği anlamına gelmez. Çünkü futbolun karar merkezleri hâlâ büyük ölçüde aynı kalmıştır.
Oyuncular değişmiştir.
Teknik direktörler, kulüp yöneticileri, federasyon başkanları ve uluslararası futbol kurumlarının büyük bölümü ise hâlâ eski güç dengelerini yansıtmaktadır.
Futbolun en büyük çelişkilerinden biri budur:
Sahada dünyanın çeşitliliği vardır.
Yönetim odalarında ise bu çeşitlilik çok daha sınırlıdır.
Bu durum yalnızca siyah futbolcuların deneyiminde değil, ulusal kimlik tartışmalarında da görünür hâle gelir.
Zinedine Zidane bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Fransa Dünya Kupası’nı kazandığında Zidane ulusal bir kahramandı. Ancak 2006 Dünya Kupası finalinde yaşanan olaylardan sonra onun kimliği yeniden tartışma konusu oldu.
Kazanırken Fransızdı.
Kaybederken göçmen kökenleri hatırlatıldı.
Bu durum yalnızca Zidane’ın hikâyesi değildir.
Marcus Rashford, Bukayo Saka ve Raheem Sterling gibi oyuncuların deneyimleri de benzer bir çelişkiyi gösterir.
Siyah beden ulusun gururu olabilir.
Ancak aynı beden, başarısızlık anında ulusun öfkesinin hedefi hâline gelebilir.
Irkçılık tam da bu geçişkenlikte yaşamaya devam eder.
Futbol yalnızca bir oyun değildir.
Çünkü futbol toplumların kendilerini anlattıkları büyük hikâyelerden biridir.
Bazen ulusal gurur yaratır.
Bazen dışlama mekanizmalarını görünür kılar.
Bazen eşitlik söylemini yükseltir.
Bazen de eski hiyerarşileri yeniden üretir.
Bu nedenle futbol üzerine konuşmak hiçbir zaman yalnızca futbol üzerine konuşmak değildir.
Futbol sermaye üzerine konuşmaktır.
Göç üzerine konuşmaktır.
Kimlik üzerine konuşmaktır.
Irk üzerine konuşmaktır.
İktidar üzerine konuşmaktır.
Türkiye de bu hikâyenin dışında değildir.
Türkiye futbolunda Afrika kökenli oyuncuların varlığı son yıllarda artmıştır. Büyük kulüpler başarılarını giderek daha fazla uluslararası futbol piyasasına dayandırmaktadır. Ancak Türkiye’de futbolun kimlik tartışması çoğu zaman ten rengi üzerinden değil, etnik kimlik üzerinden şekillenmektedir.
Bu nedenle Amedspor yalnızca bir futbol kulübü değildir.
Kulübün yaşadığı tartışmalar, futbolun Türkiye’de kimlik ve aidiyet meselelerinden bağımsız olmadığını gösterir. Amedspor meselesi yalnızca saha içindeki sonuçlarla değil, temsil ettiği kimliğin nasıl algılandığıyla ilgilidir.
Avrupa’da siyah futbolcuların deneyimi, ulusal kimliğin sınırlarını görünür hâle getirirken; Türkiye’de Amedspor tartışması, ulusal kimliğin hangi kültürel ve siyasal sınırlar içinde kabul edildiğini gösterir.
Bunlar aynı deneyimler değildir.
Ancak her iki durumda da futbol, toplumların "biz" ve "öteki" ayrımını ürettiği alanlardan biri hâline gelir.
Belki de futbola artık yalnızca skor tabelasından bakmamak gerekir.
Avrupa kupalarını kaldıran siyah eller ile o kupaların ekonomik değerini belirleyen beyaz kurumlar arasındaki mesafeye bakmak gerekir.
Afrika’dan Avrupa’ya uzanan transfer ağlarına bakmak gerekir.
Tribünlerdeki ırkçı sloganlarla reklam panolarındaki eşitlik mesajlarını yan yana koymak gerekir.
Çünkü futbol bize yalnızca kimin kazandığını anlatmaz.
Kimin koştuğunu.
Kimin yönettiğini.
Kimin alkışlandığını.
Kimin ise hâlâ kendisini kanıtlamak zorunda bırakıldığını da anlatır.
Bir zamanlar Avrupa Afrika’nın madenlerini işletiyordu.
Bugün ise dünyanın en değerli futbol yeteneklerini topluyor.
Kolonyalizm sona ermedi.
Sadece krampon giydi.
Top hâlâ yuvarlaktır.
Ama futbolun sahası hiçbir zaman tamamen eşit çizilmemiştir.
Ve belki de bugünün en büyük mücadelesi kupalar için değil; oyunun gerçekten kime ait olduğu sorusu için verilmektedir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.





















263416437.webp)







262212379.webp)




253526889.webp)







240907348.webp)









241725935.webp)
243429794.webp)








251934370.webp)




250235831.webp)

252534979.webp)





250010549.webp)



























































