Faşizm İktidara Gelmeden Önce Kazanır
Faşizm İktidara Gelmeden Önce Kazanır
Almanya seçimlerinden sonra Avrupa’da değişen ne?
Avrupa’da faşizan bir siyasal hareket yükseliyor.
Bunu artık yalnızca seçim sonuçlarından değil, siyasetin sınırlarının nasıl değiştiğinden de görebiliyoruz.
Almanya bunun en önemli örneklerinden biri. AfD, 2025 federal seçiminde oyların yüzde 20,8’ini alarak ikinci parti oldu. Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt seçiminde ise yüzde 43,8’e ulaştı ve 83 sandalyenin 39’unu kazandı. Tek başına hükümet kurabilmesi için üç sandalye daha gerekiyor.
Bu artık sıradan bir sağ yükselişi olarak açıklanabilecek bir tablo değil.
Ama aynı zamanda bugünkü Avrupa için “faşist iktidar” demek de doğru değil.
Ortaya çıkan şey henüz faşist bir iktidar biçimi değil; böyle bir iktidarın toplumsal ve siyasal koşullarını güçlendiren faşizan bir hareket.
Bu ayrımı yapmak önemli.
Çünkü faşizm yalnızca iktidara geldiği gün başlamaz.
Önce siyasal alanı değiştirir.
Dün marjinal kabul edilen fikirler tartışılabilir hale gelir. Ardından meşrulaşır. Sonra merkez partiler, seçim kazanabilmek ve toplumsal tepkiyi yönetebilmek için bu fikirlerin açtığı alana doğru hareket etmeye başlar.
Faşizmin iktidara gelmeden önceki ilk zaferi budur.
Sınırlar nasıl değişiyor?
Göç, sınır, güvenlik, ulusal egemenlik ve Avrupa Birliği karşıtlığı artık yalnızca aşırı sağın gündemi değil.
Almanya’da bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Ocak 2025’te CDU/CSU’nun göç politikasını sertleştiren önerisinin AfD oylarıyla birlikte Bundestag’da kabul edilmesiydi. Öneri daha sonra yasaya dönüşmedi; ancak Almanya’nın uzun süredir koruduğu AfD ile işbirliği yapmama “duvarının” siyasal olarak ne kadar zorlandığını gösterdi.
Buradaki mesele yalnızca hangi yasanın çıktığı değildir.
Asıl mesele, AfD’nin belirlediği siyasal gündemin merkez siyaseti ne ölçüde kendisine doğru çektiğidir.
Bir hareketin gücü yalnızca kendi oy oranıyla ölçülmez.
Rakiplerini kendisine cevap vermeye ve onun belirlediği başlıklar üzerinden siyaset yapmaya zorlayabiliyorsa, siyasal alanı zaten değiştirmeye başlamıştır.
Bu nedenle asıl soru “AfD hükümet kurabilecek mi?” değildir.
Asıl soru şudur: AfD hükümete girmeden Almanya ne kadar AfD’leşti?
Faşizm değil, faşistleşme süreci
Burada kavramları dikkatli kullanmak gerekiyor.
Her sağ parti faşist değildir.
Her milliyetçilik faşizm değildir.
Her otoriter politika da faşizm değildir.
Faşizm, belirli tarihsel koşullarda toplumsal krizleri otoriter, dışlayıcı, düşmanlaştırıcı ve demokratik çoğulculuğu tasfiye etmeye yönelen bir siyasal projeye dönüştüren özgül bir harekettir.
Bugün Avrupa’da henüz 1930’ların anlamında faşist rejimler yok.
Ancak faşizmin bazı temel siyasal mekanizmalarının güçlendiğini söylemek mümkün:
Toplumsal korkunun büyümesi.
Göçmenin ve yabancının günah keçisine dönüştürülmesi.
Ulusal kimliğin siyasal mobilizasyonun merkezine yerleştirilmesi.
Demokratik kurumlara ve çoğulculuğa duyulan güvensizliğin artması.
Ve en önemlisi, aşırı sağın daha önce kabul edilemez görülen fikirlerinin giderek normalleşmesi.
Bunlar faşist bir iktidarın kendisi değildir. Ancak faşistleşme sürecinin siyasal ve toplumsal zeminini oluşturabilir.
Bu hareket neden büyüyor?
AfD’nin yükselişini yalnızca göçmen karşıtlığıyla açıklamak da yeterli değil.
Ekonomik güvencesizlik, sanayinin dönüşümü, sosyal devletin aşınması, konut sorunu, savaşın maliyeti ve merkez partilere duyulan güvensizlik aynı toplumsal zeminde birleşiyor.
Özellikle Doğu Almanya’da birleşmeden bu yana yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşümün yarattığı statü kaybı ve siyasal yabancılaşma hâlâ önem taşıyor.
Fakat burada da ekonomik determinizme düşmemek gerekiyor.
Yoksulluk otomatik olarak faşizm üretmez.
Ekonomik sıkıntı siyasal bir öfkeye dönüşür; o öfkenin nereye yöneltileceğini ise siyaset belirler.
İşte aşırı sağın gücü burada ortaya çıkıyor.
İşsizlik varsa göçmen.
Konut sorunu varsa göçmen.
Güvenlik sorunu varsa yabancı.
Ekonomik durgunluk varsa Brüksel.
Savaşın maliyeti varsa “küresel elitler”.
Böylece öfkenin yönü değiştirilir:
Yukarıya değil, yana.
Toplumsal ve sınıfsal çelişkiler, kimlik çatışmalarına çevrilir.
Kapitalizm sorun üretir.
Faşizan siyaset suçlu üretir.
Avrupa neden daha kırılgan?
Bu yalnızca Almanya’nın sorunu değil.
Fransa’da Rassemblement National, İtalya’da Meloni hükümeti, Avusturya’da FPÖ ve başka ülkelerdeki aşırı sağ hareketler aynı değildir. Aynı siyasi programa sahip değillerdir.
Ama ortak bir siyasal alan oluşuyor:
Göç karşıtlığı.
Ulusal egemenlik.
Güvenlik.
Brüksel karşıtlığı.
“Önce ulus” siyaseti.
Bu alan genişledikçe Avrupa’nın merkez siyaseti de değişiyor.
Sorun yalnızca Avrupa’nın sağa kayması değil.
Avrupa’nın ortak sorunlara ortak çözümler üretme kapasitesinin zayıflamasıdır.
Göç, enerji, savaş, savunma, iklim ve ekonomik dönüşüm ulusal sınırları aşan sorunlar.
Fakat siyasal tepki giderek ulusal sınırların içine çekiliyor.
Sorun uluslararası, çözüm ulusal, öfke milliyetçi.
Bu çelişki, Avrupa’daki faşizan hareketlerin büyümesi için elverişli bir zemin yaratıyor.
Merkez siyasetin hatası
Faşizan hareketler yalnızca kendi güçleriyle büyümez.
Merkez siyasetin başarısızlığı da onların büyümesinin koşullarını yaratır.
İnsanların hayatları güvencesizleşirken yalnızca “demokratik değerlere sahip çıkın” demek yeterli değildir.
Sosyal devlet aşınırken, konut pahalılaşırken, iş güvencesi zayıflarken ve ekonomik dönüşümün maliyeti toplumun alt kesimlerine yüklenirken, insanların siyasal sistem tarafından temsil edilmediklerini düşünmelerine şaşırmamak gerekir.
Demokrasi yalnızca sandık değildir.
İnsanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olduklarına dair inançtır.
Bu inanç zayıfladığında sandık yerinde kalabilir.
Ama demokrasi içeriden boşalabilir.
Aşırı sağın başarısı biraz da bu boşlukta büyüyor.
Solun sorunu
Bu nedenle faşizan hareketlere yalnızca “hayır” demek yetmez.
Onların beslendiği toplumsal zemini değiştirmek gerekir.
İnsanların ekonomik öfkesini küçümsemeden.
Güvensizliklerini inkâr etmeden.
Göç sorununu yalnızca ahlaki bir teste dönüştürmeden.
Savaşın, enerji krizinin ve ekonomik dönüşümün maliyetlerini görmezden gelmeden.
Solun yalnızca faşizme karşı bir savunma hattı kurması yetmez.
Bir gelecek fikri kurması gerekir.
Çünkü siyasal boşluk uzun süre boş kalmaz.
Birileri doldurur.
Asıl tehlike
Bugün Avrupa’da gördüğümüz gelişme henüz faşist bir iktidar biçimi değildir.
Ama faşist bir iktidarın ortaya çıkabileceği koşulların güçlendiği bir siyasal süreçtir.
Bu nedenle meseleyi yalnızca “AfD seçim kazanıyor” biçiminde okumak eksik kalır.
Asıl mesele şudur:
AfD’nin fikirleri ne kadar normalleşiyor?
Çünkü bir parti hükümet kurmadan da kazanabilir.
Bir hareket iktidara gelmeden de siyasal gündemi değiştirebilir.
Bir ideoloji çoğunluk olmadan da toplumun neyi tartışacağını belirleyebilir.
Faşizmin iktidara gelmeden önceki gerçek zaferi budur.
Almanya’da yaşanan gelişme bu nedenle yalnızca Almanya hakkında değildir.
Avrupa’nın hangi yöne gideceği hakkında da bir işarettir.
Ve artık soru yalnızca “Faşizm geliyor mu?” değildir.
Daha önemli soru şudur. Faşistleşme süreci ne kadar ilerledi ve onu durduracak demokratik, toplumsal ve siyasal alternatif ne zaman ortaya çıkacak?
Çünkü seçim günü yalnızca sonuçları görürüz.
Asıl mücadele seçimden çok önce başlamıştır.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.


















263416437.webp)












243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































