Post

Kral Çıplak

Kral Çıplak

Faşizm iktidara gelmeden önce

Avrupa’da faşizm yükseliyor.

Bu cümleyi kurmak hâlâ birçok kişiye fazla sert geliyor. “Radikal sağ”, “popülizm”, “milliyetçi dalga”, “sistem karşıtı tepki” deniyor. Kavramlar yumuşatılıyor; tehlikenin adı değiştirilerek kendisi küçültülüyor.

Oysa kral çıplak.

Avrupa’da yaşanan, birkaç seçimden ibaret bir sağ dalga değildir. Karşımızda liberal kapitalist düzenin tarihsel meşruiyet krizinin siyasal sonuçlarından biri olarak gelişen otoriterleşme, demokratik gerileme ve faşizanlaşma süreçleri vardır.

Burada kavramsal bir ayrım yapmak gerekiyor.

Her otoriterleşme faşizm değildir. Her radikal sağ hareket de otomatik olarak faşist değildir. Faşizm, tarihsel olarak kendine özgü toplumsal, sınıfsal ve siyasal koşullarda ortaya çıkan özgül bir kitle hareketidir.

Fakat tam da bu nedenle, faşizmin iktidara gelmeden önce nasıl güç kazandığına bakmak gerekir.

Çünkü faşizm gökten düşmez.

Bir kriz ürünüdür.

Ve yalnızca bir yönetim biçimi değil; kriz içindeki kapitalist toplumda sınıf ilişkilerini, devlet biçimini ve siyasal iktidarın toplumsal dayanaklarını yeniden düzenleyebilen özgül bir siyasal harekettir.

Bu süreç Avrupa ile sınırlı değildir. ABD’de Trump’ın temsil ettiği siyasal dönüşüm, Türkiye’de uzun süredir devam eden otoriter devlet yapılanması ve dünyanın farklı bölgelerinde güçlenen otoriter rejimler birbirinin kopyası değildir. Bunları tek bir kavram altında toplamak tarihsel farklılıkları siler.

Ama ortak bir zemin vardır:

Kapitalist kriz derinleşiyor; liberal merkez bu krizi çözmekte zorlanıyor; devletler daha otoriter biçimler kazanıyor; toplumlar korku, güvensizlik ve kimlik çatışmaları üzerinden yeniden siyasallaştırılıyor.

Mesele her otoriter rejime faşizm demek değildir.

Mesele, faşizmin hangi ekonomik, sınıfsal, ideolojik ve siyasal koşullarda yeniden güç kazanabildiğini anlamaktır.

Faşizm iktidara gelmeden önce

Ergin Yıldızoğlu’nun özellikle vurguladığı “süreç olarak faşizm” yaklaşımı, bugün Avrupa’daki gelişmeleri anlamak açısından önemli bir anahtar sunuyor.

Faşizm yalnızca iktidarı ele geçirdiği anda başlamaz. Siyasal dilin, toplumsal meşruiyetin, kurumların ve siyasal davranış sınırlarının dönüşmesiyle iktidara gelmeden önce de ilerleyebilir.

Faşizm önce siyasal alanda yer açar.

Daha önce söylenemeyen söylenir.

Sonra tartışılır.

Ardından meşru bir “toplumsal talep” olarak kabul edilir.

Merkez partiler aynı dili kullanmaya başladığında sınır daha da geriler.

Sonunda bir zamanlar aşırı görülen fikir, devlet politikasının seçeneklerinden biri hâline gelir.

Bu nedenle faşizmin ilk büyük başarısı iktidarı ele geçirmek değildir.

Toplumun makul ile aşırı arasındaki sınırını değiştirmektir.

Göç politikaları bunun en görünür örneklerinden biridir. Tartışma önce “yasadışı göçmenlerin gönderilmesi” üzerinden yürür. Sonra kavram genişler: “uyum sağlamayanlar”, “ulusal değerlere tehdit oluşturanlar”, “istenmeyenler” gündeme gelir. Göç, giderek yalnızca bir kamu politikası konusu olmaktan çıkar ve yurttaşlığın sınırlarını belirleyen bir siyasal araca dönüşür.

Burada faşizanlaşmanın önemli bir mekanizması ortaya çıkar:

Bir zamanlar marjinal olan siyasal söylem merkez tarafından benimsenmeye başladığında yalnızca radikal sağ büyümüş olmaz; siyasal merkezin kendisi de sağa doğru hareket etmiş olur.

Almanya. AfD iktidara gelmeden önce

Almanya bugün bu sürecin en kritik sınavlarından biriyle karşı karşıya.

6 Eylül 2026’da yapılacak Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri öncesinde AfD açık ara önde. 26 Ağustos tarihli Infratest dimap araştırmasında AfD yüzde 42, CDU yüzde 22 seviyesinde. Bu tablo AfD’nin güçlü birinci parti olduğunu gösteriyor, ancak tek başına mutlak çoğunluğa ulaşacağını göstermiyor.

Fakat mesele yalnızca AfD’nin eyalet hükümetini tek başına kurup kuramayacağı değil.

Asıl mesele daha büyük:

AfD iktidara gelmeden önce Almanya ne kadar AfD’leşecek?

Faşizan bir hareketin başarısı yalnızca aldığı oylarla ölçülmez. Rakiplerini kendi belirlediği sorunlar üzerinden konuşmaya zorlaması da bir iktidar biçimidir.

Merkez sağ göç politikasını AfD’nin baskısıyla sertleştiriyor, onun belirlediği gündemi benimsiyor ve toplumsal huzursuzluğu onun kurduğu çerçevede tartışıyorsa, AfD yalnızca seçim kazanmaya çalışan bir parti olmaktan çıkar.

Siyasal alanın koordinatlarını değiştiren bir güç hâline gelir.

Bugün Almanya’da büyük partilerin AfD ile koalisyonu reddetmesi ve “Brandmauer” tartışması bu nedenle yalnızca teknik bir hükümet kurma meselesi değildir. Asıl soru, AfD ile doğrudan işbirliği yapılmasa bile onun siyasal gündeminin ne ölçüde ana akım tarafından benimsenebildiğidir.

Çünkü bir hareket seçim kazanmayabilir.

Ama onun kavramları kazanabilir.

Kavramlar kazandığında iktidarın yolu çoktan değişmiş olabilir.

Fransa. Merkezin sağa kayması

Fransa’da aynı mekanizma başka bir biçimde işliyor.

Rassemblement National’ın yükselişi artık yalnızca marjinal bir sağ hareketin hikâyesi değil. 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken Marine Le Pen, kamuoyu araştırmalarında ilk tur yarışının en güçlü aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor. Güncel araştırmalar, RN’nin seçim yarışındaki ağırlığını koruduğunu gösteriyor.

Bu durum Fransa’daki merkez siyasetin temel açmazını büyütüyor:

Radikal sağı durdurmak isteyen merkez, onun seçmenlerine ulaşmak için onun önceliklerini benimsediğinde, radikal sağ gerilemek yerine siyasetin genel yönü değişebiliyor.

Göç, güvenlik, ulusal kimlik ve kültürel tehdit siyasetin merkezine yerleşirken sınıfsal sorular geri plana itiliyor:

Neden servet bu kadar eşitsiz dağılıyor?

Neden konut milyonlarca insan için erişilemez?

Neden çalışma yaşamı giderek daha güvencesiz?

Neden genç kuşakların gelecek duygusu zayıflıyor?

Bu soruların yerini “Kim bu ülkeye aittir?” sorusu aldığında, sınıf çelişkisi kimlik çatışmasına çevrilmiş olur.

Faşizan siyasetin siyasal gücü tam burada ortaya çıkar:

Kapitalizm sorun üretir; faşizan siyaset suçlu üretir.

İşsizliğin yapısal nedenleri görünmezleştirilir; göçmen hedef hâline gelir.

Konut krizinin ekonomik ilişkileri tartışılmaz; yabancı suçlanır.

Eşitsizliğin sınıfsal karakteri silinir; azınlıklar hedef gösterilir.

Toplum yukarıya doğru bakmayı bırakıp yana doğru bakmaya başladığında, egemenlik ilişkileri daha kolay korunur.

İtalya. Demokrasinin içini boşaltmak

İtalya başka bir tehlikeyi gösteriyor.

Faşizan dönüşümün parlamentoyu bir gecede kapatması gerekmiyor. Seçimler yapılabilir, parlamento çalışabilir, hükümet seçimle kurulabilir.

Fakat demokratik kurumların biçimi korunurken içeriği aşınabilir.

Meloni hükümeti döneminde göç ve güvenlik politikalarının sertleşmesi, yürütme ile diğer kurumlar arasındaki gerilimler ve demokratik denetim üzerine tartışmalar bu açıdan önem taşıyor.

Bu nedenle İtalya’yı tamamlanmış bir “faşist rejim” örneği olarak görmek yerine, demokratik kurumlarla otoriterleşme eğilimlerinin aynı siyasal alan içinde mücadele ettiği bir örnek olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Buradaki tehlike tam da budur:

Demokrasi her zaman yıkılarak ölmez. Bazen içeriden boşaltılır.

Seçimler devam ederken devlet aygıtı daha merkezi hâle gelebilir. Hukukun üstünlüğü biçimsel olarak korunurken siyasal denetim zayıflayabilir. Parlamentolar çalışırken yürütmenin toplumsal ve kurumsal denetim alanı genişleyebilir.

Dolayısıyla faşizmin günümüzde mutlaka geçmişin görüntüsüyle gelmesini beklemek tarihsel bir yanılgıdır.

Trump. Krizin öfkesini başka yere çevirmek

ABD’de Trump olgusunu yalnızca bir liderin kişiliğiyle açıklamak, onu mümkün kılan toplumsal zemini görünmez kılar.

Sanayisizleşme, bölgesel eşitsizlik, güvencesizlik, borçluluk, servet yoğunlaşması ve toplumsal parçalanma uzun süreli bir öfke biriktirdi.

Liberal merkez bu sorunları çözmedi.

Onları yönetti.

Öfke siyasal enerjiye dönüştüğünde ise sınıfsal bilince kendiliğinden dönüşmedi. Göçmene, azınlıklara, bürokrasiye, “küreselcilere” ve kültürel düşmanlara yönlendirilebildi.

Burada kapitalist kriz ile otoriter siyaset arasındaki temel mekanizmalardan biri ortaya çıkar:

Sistemin mağdurları, sistemin sahiplerine değil birbirlerine karşı örgütlenirse egemenlik ilişkileri korunabilir.

Trumpizm bu nedenle yalnızca Amerikan sağının hikâyesi değildir. Kapitalist kriz ile otoriter siyaset arasındaki çağdaş ilişkinin güçlü örneklerinden biridir.

Ancak burada da kavramsal dikkat gerekir.

Trumpizmi doğrudan 1930’ların faşizmiyle özdeşleştirmek yerine, onu otoriter-popülist ve faşizan eğilimlerin çağdaş bir biçimi olarak incelemek daha açıklayıcıdır.

Çünkü tarihsel biçimler aynı değildir.

Fakat krizlerin siyasal olarak nasıl tercüme edildiği konusunda önemli benzerlikler vardır.

Türkiye. Otoriter devletin kurumsallaşması

Türkiye’deki süreç kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Türkiye’yi Avrupa’nın 1930’larıyla özdeşleştirmek tarihsel olarak yanlıştır. Fakat bu, otoriter devlet dönüşümünün taşıdığı tehlikeyi küçültmez.

Yürütme gücünün merkezileşmesi, yargı bağımsızlığına ilişkin sorunlar, medya alanının daralması, muhalefet üzerindeki baskının artması ve güvenlik aygıtının genişleyen rolü, devlet-toplum ilişkilerini dönüştüren yapısal gelişmelerdir.

Bunların tümüne otomatik olarak faşizm demek kavramsal olarak doğru değildir.

Ancak başka bir gerçek de gözden kaçırılmamalıdır:

Faşizan siyasetin güç kazanabileceği zemin, demokratik denetimin zayıfladığı ve devletin giderek daha otoriter biçimler kazandığı dönemlerde genişler.

Faşizm her ülkede aynı biçimde ortaya çıkmaz.

Biçimler farklıdır.

Tarihsel koşullar farklıdır.

Devlet yapıları farklıdır.

Fakat korku, düşmanlaştırma, milliyetçilik, güvenlik siyaseti ve itaat üzerinden toplumun yeniden örgütlenmesi ortak bir tehlike yaratabilir.

Krizin bütün cepheleri

Bütün bunların altında daha büyük bir tarihsel kriz var:

İklim krizi, yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm, eşitsizlik, güvencesizlik, göç ve savaşlar.

Bunlar birbirinden kopuk başlıklar değildir.

İklim krizi göç hareketlerini ve kaynak mücadelelerini büyütebilir. Yapay zekâ üretkenliği artırırken kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde emeğin pazarlık gücünü zayıflatabilir. Servet yoğunlaşması ve güvencesizlik büyürken geniş toplum kesimleri gelecek üzerindeki denetimini kaybetmiş hissedebilir.

Burada sorun teknolojinin kendisi değildir.

Sorun, teknolojinin hangi üretim ilişkileri içinde ve kimin mülkiyetinde kullanıldığıdır.

Aynı şekilde sorun yalnızca iklim krizinin varlığı değildir.

Sorun, krizin bedelini kimin ödediğidir.

İnsanlık teknik olarak daha fazla üretebilirken toplumsal olarak daha fazla güvencesizleşebiliyor.

Bu çelişki çözülemediğinde ekonomik kriz, siyasal ve toplumsal bir rejim krizine dönüşebilir.

Ve rejim krizi yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülemez.

İnsanların gelecek üzerindeki denetim duygusunu kaybetmesi de krizin bir parçasıdır.

İşte otoriter siyaset tam bu noktada kendisini bir “çözüm” olarak sunabilir.

Faşizmin sınıfsal işlevi

Faşizm sınıf çelişkisini ortadan kaldırmaz.

Onu siyaseten yeniden biçimlendirir.

Emekçiyi sermayeye karşı örgütlemek yerine başka bir emekçiye karşı konumlandırır.

Yerli işçiyi göçmen işçiye.

Yoksulu daha yoksula.

Güvencesiz olanı başka bir güvencesiz olana.

Böylece sınıf çatışması dikey olmaktan çıkarılıp yataylaştırılır.

Toplum aşağıdan yukarıya bakmayı bırakır. Yukarıdaki iktidar ilişkileri görünmezleşirken aşağıdakiler birbirleriyle mücadele eder.

Bu nedenle faşizm kapitalizmin alternatifi değildir.

Fakat onu yalnızca “kapitalizmin aracı” diye açıklamak da yetersizdir.

Faşizm, kriz içindeki kapitalist toplumda sınıf egemenliğinin siyasal biçimini değiştirebilen, kitle desteği üretebilen ve toplumu zor, rıza, milliyetçilik, liderlik ve düşmanlaştırma eksenlerinde yeniden örgütleyebilen özgül bir siyasal harekettir.

Tam da burada faşizmin çelişkili karakteri ortaya çıkar.

Faşizm sermayeyi ortadan kaldırmaz; fakat mevcut siyasal düzenin sermaye ile emek arasındaki ilişkilerini farklı bir devlet ve kitle siyaseti içinde yeniden düzenleyebilir.

Bu nedenle faşizmi yalnızca yukarıdan gelen bir baskı mekanizması olarak görmek de eksiktir.

Faşizm aynı zamanda aşağıdan gelen toplumsal öfkeyi kendi siyasal projesine bağlama yeteneğine sahiptir.

Liberalizmin krizi, faşizmin fırsatı

Burada liberalizmin tarihsel sınırına geliyoruz.

Liberal demokrasi, kapitalist toplumun bütün çelişkilerini çözmek üzere kurulmuş bir düzen değildir. Temel tarihsel başarısı, sınıf çatışmasını ve toplumsal çıkar farklılıklarını demokratik kurumlar içinde yönetebilmesiydi.

Fakat kapitalist düzen ekonomik ve toplumsal krizleri yönetme kapasitesini kaybettikçe liberal merkezin meşruiyeti de aşınır.

Refah devleti geriler.

Güvencesizlik büyür.

Servet yukarı doğru yoğunlaşır.

Siyasal temsil ile toplumsal deneyim arasındaki mesafe açılır.

İnsanlar sandığa gider ama hayatlarının değişmediğini görür.

İşte faşizmin beslendiği siyasal boşluk burada oluşur.

Faşizm yalnızca aşırı sağın gücüyle yükselmez. Merkezin tarihsel başarısızlığından da beslenir.

Bu nedenle faşizme karşı mücadele, liberal merkezin eski düzenini olduğu gibi restore etme çağrısına indirgenemez.

İnsanlara yalnızca “daha az kötü olanı seçin” demek, onları faşizmin beslendiği toplumsal nedenlerden koparmaz.

Solun asıl sınavı burada başlıyor.

Sol, yalnızca faşizme karşı çıkmakla yetinemez.

Faşizmin cevap verdiği gerçek toplumsal sorunlara başka bir cevap üretmek zorundadır.

Tarihin sonu değil, tarihsel kavşak

Tarih bitmedi.

Fakat tarih kendiliğinden ilerlemiyor.

Kapitalizmin krizi kendiliğinden sosyalizm doğurmaz.

Yoksulluk kendiliğinden sınıf bilinci yaratmaz.

İşsizlik kendiliğinden devrimci bir özne ortaya çıkarmaz.

Örgütlü ve inandırıcı bir alternatif yoksa kriz, tersine, faşizmin toplumsal tabanını büyütebilir.

Bu nedenle “ya sosyalizm ya yıkım” artık yalnızca ekonomik bir tercih değildir.

Bir uygarlık sorunudur.

İnsanlığın elinde tarihte görülmemiş teknolojik olanaklar var. Fakat bu olanaklar dar bir mülkiyet ve iktidar yapısına bağlandığında, üretici güçlerin gelişmesi toplumsal özgürleşmeye değil yeni eşitsizliklere yol açabilir.

Daha fazla üretebiliriz ama daha güvencesiz yaşayabiliriz.

Daha fazla iletişim kurabiliriz ama daha fazla bölünebiliriz.

Daha fazla bilgiye sahip olabiliriz ama daha kolay manipüle edilebiliriz.

Daha güçlü teknolojilere sahip olabiliriz ama daha az demokratik hâle gelebiliriz.

Çağımızın temel çelişkilerinden biri budur:

Üretici güçlerin gelişmesi ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki çelişki artık yalnızca ekonomik değil, uygarlığın geleceğine ilişkin bir çelişki hâline geliyor.

Yapay zekâdan iklim teknolojilerine kadar yeni üretici güçler, toplumsal mülkiyet ve demokratik denetim altında kullanıldığında insan emeğini özgürleştirebilir.

Fakat aynı teknolojiler dar bir sermaye mülkiyeti altında toplandığında, üretkenliği artırırken emeğin toplumsal gücünü azaltabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca ne üretebildiğimiz değildir.

Ürettiğimiz şeyin kimin denetiminde olduğu ve ortaya çıkan toplumsal zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.

Kral çıplak

Bugün görmek istemediğimiz gerçek gözlerimizin önünde.

Avrupa’nın birçok ülkesinde radikal sağın siyasal ağırlığı büyüyor.

Almanya’da AfD, 6 Eylül 2026 Saksonya-Anhalt seçimleri öncesinde yüzde 40’ın üzerinde seyreden anket sonuçlarıyla savaş sonrası Almanya açısından kritik bir eşiğe dayanmış durumda. Son Infratest dimap araştırmasında AfD yüzde 42, CDU yüzde 22 seviyesinde. Ancak mevcut tablo AfD’nin tek başına mutlak çoğunluğa ulaşacağını göstermiyor.

Fransa’da Rassemblement National, 2027 seçimleri öncesinde güçlü bir iktidar alternatifi hâline gelmiş durumda.

İtalya’da göç ve güvenlik politikalarının sertleşmesi ile demokratik kurumların geleceğine ilişkin tartışmalar aynı siyasal alan içinde ilerliyor.

Türkiye’de otoriter devlet yapılanması uzun süredir kurumsallaşıyor.

ABD’de liberal demokratik düzen ağır bir siyasal ve toplumsal kriz yaşıyor.

Bunların hiçbiri aynı tarihsel deneyim değildir.

Ama hepsi bize aynı soruyu sorduruyor:

Kriz derinleştiğinde toplumu kim ve hangi siyasal programla yeniden örgütleyecek?

Faşizmin geri dönmesini beklememeliyiz.

Faşizan siyasetin nasıl yeniden kurulduğuna bakmalıyız.

Önce dil değişir.

Sonra siyasal sınırlar.

Sonra kurumlar.

Sonra hukuk.

Sonra devlet.

Sonra yurttaşlığın anlamı.

Ve sonunda toplum, dönüşümün ne zaman tamamlandığını fark edemeyebilir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnızca faşizmin adını koymak değildir.

Onu üreten koşullara karşı başka bir toplumsal ve siyasal güç inşa etmektir.

Solun görevi liberal merkezin biraz daha iyi bir versiyonunu savunmak olamaz.

İnsanların korkularını küçümsemek de olamaz.

Sol, korkunun gerçek nedenlerini açıklamak zorundadır.

Ekonomik güvencesizliği sınıfsal bir mesele olarak;

göçü yalnızca bir sınır sorunu olarak değil, savaşların, eşitsiz gelişmenin ve kapitalist dünya sisteminin bir sonucu olarak;

teknolojik dönüşümü yalnızca verimlilik meselesi olarak değil, mülkiyet ve emek ilişkileri açısından;

iklim krizini ise yalnızca çevre sorunu olarak değil, üretim tarzının ve toplumsal bölüşümün krizi olarak ele almak zorundadır.

Ve bütün bunları birbirine bağlayacak yeni bir siyasal özne yaratmak zorundadır.

Çünkü faşizme karşı mücadele yalnızca geçmişi savunmak değildir.

Geleceğin kimin olacağına karar verme mücadelesidir.

Bugün iki siyasal yön giderek daha açık biçimde karşı karşıya geliyor.

Bir yanda krizlerin bedelini emekçilere yükleyen, korkuyu örgütleyen, göçmeni ve azınlığı düşmanlaştıran, güvenlik devletini büyüten ve toplumu bölerek yönetmeye çalışan otoriter yol.

Diğer yanda üretimin, teknolojinin ve devletin demokratik-toplumsal denetimini hedefleyen; eşitliği, özgürlüğü, kamusal hizmetleri ve toplumsal mülkiyeti savunan başka bir tarihsel yön.

Bu mücadele geleceğin uzak bir sorunu değildir.

Bugünün sorunudur.

Çünkü eski düzen çözülürken ortaya çıkan boşluğu kim doldurursa geleceğin siyasal biçimini de o belirleyecek.

Bu yüzden artık kavramları yumuşatmanın, tehlikeyi başka isimlerle çağırmanın ve tarafsızlığın arkasına saklanmanın zamanı değildir.

Kral çıplaktır.

Mesele artık onu görmek değildir.

Mesele, gördüğümüz bu gerçek karşısında ne yapacağımızdır.

Kapitalist düzen kendi krizlerini çözemiyorsa, liberal merkez bu krizlerin yarattığı boşluğu giderek daha fazla otoriter çözümlerle dolduruyorsa ve faşizan siyaset bu boşlukta güç kazanıyorsa, önümüzde yalnızca iki seçenek yoktur:

Seyretmek ya da teslim olmak.

Üçüncü bir seçenek vardır. örgütlenmek.

Korkunun yerine dayanışmayı,

düşmanlaştırmanın yerine eşitliği,

itaatin yerine özgürlüğü,

rekabetin yerine toplumsal denetimi koyacak bir siyasal güç yaratmak.

Çünkü tarih boşluk bırakmaz.

Boşluğu kim doldurursa geleceğin yönünü de o belirler.

Kral çıplak.

Şimdi mesele bunu görmek değil.

Gördükten sonra hangi tarafta duracağımızdır.

KRAL ÇIPLAK

Faşizm iktidara gelmeden önce

Avrupa’da faşizm yükseliyor.

Bu cümleyi kurmak hâlâ birçok kişiye fazla sert geliyor. “Radikal sağ”, “popülizm”, “milliyetçi dalga”, “sistem karşıtı tepki” deniyor. Kavramlar yumuşatılıyor; tehlikenin adı değiştirilerek kendisi küçültülüyor.

Oysa kral çıplak.

Avrupa’da yaşanan, birkaç seçimden ibaret bir sağ dalga değildir. Karşımızda liberal kapitalist düzenin tarihsel meşruiyet krizinin siyasal sonuçlarından biri olarak gelişen otoriterleşme, demokratik gerileme ve faşizanlaşma süreçleri vardır.

Burada kavramsal bir ayrım yapmak gerekiyor.

Her otoriterleşme faşizm değildir. Her radikal sağ hareket de otomatik olarak faşist değildir. Faşizm, tarihsel olarak kendine özgü toplumsal, sınıfsal ve siyasal koşullarda ortaya çıkan özgül bir kitle hareketidir.

Fakat tam da bu nedenle, faşizmin iktidara gelmeden önce nasıl güç kazandığına bakmak gerekir.

Çünkü faşizm gökten düşmez.

Bir kriz ürünüdür.

Ve yalnızca bir yönetim biçimi değil; kriz içindeki kapitalist toplumda sınıf ilişkilerini, devlet biçimini ve siyasal iktidarın toplumsal dayanaklarını yeniden düzenleyebilen özgül bir siyasal harekettir.

Bu süreç Avrupa ile sınırlı değildir. ABD’de Trump’ın temsil ettiği siyasal dönüşüm, Türkiye’de uzun süredir devam eden otoriter devlet yapılanması ve dünyanın farklı bölgelerinde güçlenen otoriter rejimler birbirinin kopyası değildir. Bunları tek bir kavram altında toplamak tarihsel farklılıkları siler.

Ama ortak bir zemin vardır:

Kapitalist kriz derinleşiyor; liberal merkez bu krizi çözmekte zorlanıyor; devletler daha otoriter biçimler kazanıyor; toplumlar korku, güvensizlik ve kimlik çatışmaları üzerinden yeniden siyasallaştırılıyor.

Mesele her otoriter rejime faşizm demek değildir.

Mesele, faşizmin hangi ekonomik, sınıfsal, ideolojik ve siyasal koşullarda yeniden güç kazanabildiğini anlamaktır.

Faşizm iktidara gelmeden önce

Ergin Yıldızoğlu’nun özellikle vurguladığı “süreç olarak faşizm” yaklaşımı, bugün Avrupa’daki gelişmeleri anlamak açısından önemli bir anahtar sunuyor.

Faşizm yalnızca iktidarı ele geçirdiği anda başlamaz. Siyasal dilin, toplumsal meşruiyetin, kurumların ve siyasal davranış sınırlarının dönüşmesiyle iktidara gelmeden önce de ilerleyebilir.

Faşizm önce siyasal alanda yer açar.

Daha önce söylenemeyen söylenir.

Sonra tartışılır.

Ardından meşru bir “toplumsal talep” olarak kabul edilir.

Merkez partiler aynı dili kullanmaya başladığında sınır daha da geriler.

Sonunda bir zamanlar aşırı görülen fikir, devlet politikasının seçeneklerinden biri hâline gelir.

Bu nedenle faşizmin ilk büyük başarısı iktidarı ele geçirmek değildir.

Toplumun makul ile aşırı arasındaki sınırını değiştirmektir.

Göç politikaları bunun en görünür örneklerinden biridir. Tartışma önce “yasadışı göçmenlerin gönderilmesi” üzerinden yürür. Sonra kavram genişler: “uyum sağlamayanlar”, “ulusal değerlere tehdit oluşturanlar”, “istenmeyenler” gündeme gelir. Göç, giderek yalnızca bir kamu politikası konusu olmaktan çıkar ve yurttaşlığın sınırlarını belirleyen bir siyasal araca dönüşür.

Burada faşizanlaşmanın önemli bir mekanizması ortaya çıkar:

Bir zamanlar marjinal olan siyasal söylem merkez tarafından benimsenmeye başladığında yalnızca radikal sağ büyümüş olmaz; siyasal merkezin kendisi de sağa doğru hareket etmiş olur.

Almanya. AfD iktidara gelmeden önce

Almanya bugün bu sürecin en kritik sınavlarından biriyle karşı karşıya.

6 Eylül 2026’da yapılacak Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri öncesinde AfD açık ara önde. 26 Ağustos tarihli Infratest dimap araştırmasında AfD yüzde 42, CDU yüzde 22 seviyesinde. Bu tablo AfD’nin güçlü birinci parti olduğunu gösteriyor, ancak tek başına mutlak çoğunluğa ulaşacağını göstermiyor.

Fakat mesele yalnızca AfD’nin eyalet hükümetini tek başına kurup kuramayacağı değil.

Asıl mesele daha büyük:

AfD iktidara gelmeden önce Almanya ne kadar AfD’leşecek?

Faşizan bir hareketin başarısı yalnızca aldığı oylarla ölçülmez. Rakiplerini kendi belirlediği sorunlar üzerinden konuşmaya zorlaması da bir iktidar biçimidir.

Merkez sağ göç politikasını AfD’nin baskısıyla sertleştiriyor, onun belirlediği gündemi benimsiyor ve toplumsal huzursuzluğu onun kurduğu çerçevede tartışıyorsa, AfD yalnızca seçim kazanmaya çalışan bir parti olmaktan çıkar.

Siyasal alanın koordinatlarını değiştiren bir güç hâline gelir.

Bugün Almanya’da büyük partilerin AfD ile koalisyonu reddetmesi ve “Brandmauer” tartışması bu nedenle yalnızca teknik bir hükümet kurma meselesi değildir. Asıl soru, AfD ile doğrudan işbirliği yapılmasa bile onun siyasal gündeminin ne ölçüde ana akım tarafından benimsenebildiğidir.

Çünkü bir hareket seçim kazanmayabilir.

Ama onun kavramları kazanabilir.

Kavramlar kazandığında iktidarın yolu çoktan değişmiş olabilir.

Fransa. Merkezin sağa kayması

Fransa’da aynı mekanizma başka bir biçimde işliyor.

Rassemblement National’ın yükselişi artık yalnızca marjinal bir sağ hareketin hikâyesi değil. 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken Marine Le Pen, kamuoyu araştırmalarında ilk tur yarışının en güçlü aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor. Güncel araştırmalar, RN’nin seçim yarışındaki ağırlığını koruduğunu gösteriyor.

Bu durum Fransa’daki merkez siyasetin temel açmazını büyütüyor:

Radikal sağı durdurmak isteyen merkez, onun seçmenlerine ulaşmak için onun önceliklerini benimsediğinde, radikal sağ gerilemek yerine siyasetin genel yönü değişebiliyor.

Göç, güvenlik, ulusal kimlik ve kültürel tehdit siyasetin merkezine yerleşirken sınıfsal sorular geri plana itiliyor:

Neden servet bu kadar eşitsiz dağılıyor?

Neden konut milyonlarca insan için erişilemez?

Neden çalışma yaşamı giderek daha güvencesiz?

Neden genç kuşakların gelecek duygusu zayıflıyor?

Bu soruların yerini “Kim bu ülkeye aittir?” sorusu aldığında, sınıf çelişkisi kimlik çatışmasına çevrilmiş olur.

Faşizan siyasetin siyasal gücü tam burada ortaya çıkar:

Kapitalizm sorun üretir; faşizan siyaset suçlu üretir.

İşsizliğin yapısal nedenleri görünmezleştirilir; göçmen hedef hâline gelir.

Konut krizinin ekonomik ilişkileri tartışılmaz; yabancı suçlanır.

Eşitsizliğin sınıfsal karakteri silinir; azınlıklar hedef gösterilir.

Toplum yukarıya doğru bakmayı bırakıp yana doğru bakmaya başladığında, egemenlik ilişkileri daha kolay korunur.

İtalya. Demokrasinin içini boşaltmak

İtalya başka bir tehlikeyi gösteriyor.

Faşizan dönüşümün parlamentoyu bir gecede kapatması gerekmiyor. Seçimler yapılabilir, parlamento çalışabilir, hükümet seçimle kurulabilir.

Fakat demokratik kurumların biçimi korunurken içeriği aşınabilir.

Meloni hükümeti döneminde göç ve güvenlik politikalarının sertleşmesi, yürütme ile diğer kurumlar arasındaki gerilimler ve demokratik denetim üzerine tartışmalar bu açıdan önem taşıyor.

Bu nedenle İtalya’yı tamamlanmış bir “faşist rejim” örneği olarak görmek yerine, demokratik kurumlarla otoriterleşme eğilimlerinin aynı siyasal alan içinde mücadele ettiği bir örnek olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Buradaki tehlike tam da budur:

Demokrasi her zaman yıkılarak ölmez. Bazen içeriden boşaltılır.

Seçimler devam ederken devlet aygıtı daha merkezi hâle gelebilir. Hukukun üstünlüğü biçimsel olarak korunurken siyasal denetim zayıflayabilir. Parlamentolar çalışırken yürütmenin toplumsal ve kurumsal denetim alanı genişleyebilir.

Dolayısıyla faşizmin günümüzde mutlaka geçmişin görüntüsüyle gelmesini beklemek tarihsel bir yanılgıdır.

Trump. Krizin öfkesini başka yere çevirmek

ABD’de Trump olgusunu yalnızca bir liderin kişiliğiyle açıklamak, onu mümkün kılan toplumsal zemini görünmez kılar.

Sanayisizleşme, bölgesel eşitsizlik, güvencesizlik, borçluluk, servet yoğunlaşması ve toplumsal parçalanma uzun süreli bir öfke biriktirdi.

Liberal merkez bu sorunları çözmedi.

Onları yönetti.

Öfke siyasal enerjiye dönüştüğünde ise sınıfsal bilince kendiliğinden dönüşmedi. Göçmene, azınlıklara, bürokrasiye, “küreselcilere” ve kültürel düşmanlara yönlendirilebildi.

Burada kapitalist kriz ile otoriter siyaset arasındaki temel mekanizmalardan biri ortaya çıkar:

Sistemin mağdurları, sistemin sahiplerine değil birbirlerine karşı örgütlenirse egemenlik ilişkileri korunabilir.

Trumpizm bu nedenle yalnızca Amerikan sağının hikâyesi değildir. Kapitalist kriz ile otoriter siyaset arasındaki çağdaş ilişkinin güçlü örneklerinden biridir.

Ancak burada da kavramsal dikkat gerekir.

Trumpizmi doğrudan 1930’ların faşizmiyle özdeşleştirmek yerine, onu otoriter-popülist ve faşizan eğilimlerin çağdaş bir biçimi olarak incelemek daha açıklayıcıdır.

Çünkü tarihsel biçimler aynı değildir.

Fakat krizlerin siyasal olarak nasıl tercüme edildiği konusunda önemli benzerlikler vardır.

Türkiye. Otoriter devletin kurumsallaşması

Türkiye’deki süreç kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Türkiye’yi Avrupa’nın 1930’larıyla özdeşleştirmek tarihsel olarak yanlıştır. Fakat bu, otoriter devlet dönüşümünün taşıdığı tehlikeyi küçültmez.

Yürütme gücünün merkezileşmesi, yargı bağımsızlığına ilişkin sorunlar, medya alanının daralması, muhalefet üzerindeki baskının artması ve güvenlik aygıtının genişleyen rolü, devlet-toplum ilişkilerini dönüştüren yapısal gelişmelerdir.

Bunların tümüne otomatik olarak faşizm demek kavramsal olarak doğru değildir.

Ancak başka bir gerçek de gözden kaçırılmamalıdır:

Faşizan siyasetin güç kazanabileceği zemin, demokratik denetimin zayıfladığı ve devletin giderek daha otoriter biçimler kazandığı dönemlerde genişler.

Faşizm her ülkede aynı biçimde ortaya çıkmaz.

Biçimler farklıdır.

Tarihsel koşullar farklıdır.

Devlet yapıları farklıdır.

Fakat korku, düşmanlaştırma, milliyetçilik, güvenlik siyaseti ve itaat üzerinden toplumun yeniden örgütlenmesi ortak bir tehlike yaratabilir.

Krizin bütün cepheleri

Bütün bunların altında daha büyük bir tarihsel kriz var:

İklim krizi, yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm, eşitsizlik, güvencesizlik, göç ve savaşlar.

Bunlar birbirinden kopuk başlıklar değildir.

İklim krizi göç hareketlerini ve kaynak mücadelelerini büyütebilir. Yapay zekâ üretkenliği artırırken kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde emeğin pazarlık gücünü zayıflatabilir. Servet yoğunlaşması ve güvencesizlik büyürken geniş toplum kesimleri gelecek üzerindeki denetimini kaybetmiş hissedebilir.

Burada sorun teknolojinin kendisi değildir.

Sorun, teknolojinin hangi üretim ilişkileri içinde ve kimin mülkiyetinde kullanıldığıdır.

Aynı şekilde sorun yalnızca iklim krizinin varlığı değildir.

Sorun, krizin bedelini kimin ödediğidir.

İnsanlık teknik olarak daha fazla üretebilirken toplumsal olarak daha fazla güvencesizleşebiliyor.

Bu çelişki çözülemediğinde ekonomik kriz, siyasal ve toplumsal bir rejim krizine dönüşebilir.

Ve rejim krizi yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülemez.

İnsanların gelecek üzerindeki denetim duygusunu kaybetmesi de krizin bir parçasıdır.

İşte otoriter siyaset tam bu noktada kendisini bir “çözüm” olarak sunabilir.

Faşizmin sınıfsal işlevi

Faşizm sınıf çelişkisini ortadan kaldırmaz.

Onu siyaseten yeniden biçimlendirir.

Emekçiyi sermayeye karşı örgütlemek yerine başka bir emekçiye karşı konumlandırır.

Yerli işçiyi göçmen işçiye.

Yoksulu daha yoksula.

Güvencesiz olanı başka bir güvencesiz olana.

Böylece sınıf çatışması dikey olmaktan çıkarılıp yataylaştırılır.

Toplum aşağıdan yukarıya bakmayı bırakır. Yukarıdaki iktidar ilişkileri görünmezleşirken aşağıdakiler birbirleriyle mücadele eder.

Bu nedenle faşizm kapitalizmin alternatifi değildir.

Fakat onu yalnızca “kapitalizmin aracı” diye açıklamak da yetersizdir.

Faşizm, kriz içindeki kapitalist toplumda sınıf egemenliğinin siyasal biçimini değiştirebilen, kitle desteği üretebilen ve toplumu zor, rıza, milliyetçilik, liderlik ve düşmanlaştırma eksenlerinde yeniden örgütleyebilen özgül bir siyasal harekettir.

Tam da burada faşizmin çelişkili karakteri ortaya çıkar.

Faşizm sermayeyi ortadan kaldırmaz; fakat mevcut siyasal düzenin sermaye ile emek arasındaki ilişkilerini farklı bir devlet ve kitle siyaseti içinde yeniden düzenleyebilir.

Bu nedenle faşizmi yalnızca yukarıdan gelen bir baskı mekanizması olarak görmek de eksiktir.

Faşizm aynı zamanda aşağıdan gelen toplumsal öfkeyi kendi siyasal projesine bağlama yeteneğine sahiptir.

Liberalizmin krizi, faşizmin fırsatı

Burada liberalizmin tarihsel sınırına geliyoruz.

Liberal demokrasi, kapitalist toplumun bütün çelişkilerini çözmek üzere kurulmuş bir düzen değildir. Temel tarihsel başarısı, sınıf çatışmasını ve toplumsal çıkar farklılıklarını demokratik kurumlar içinde yönetebilmesiydi.

Fakat kapitalist düzen ekonomik ve toplumsal krizleri yönetme kapasitesini kaybettikçe liberal merkezin meşruiyeti de aşınır.

Refah devleti geriler.

Güvencesizlik büyür.

Servet yukarı doğru yoğunlaşır.

Siyasal temsil ile toplumsal deneyim arasındaki mesafe açılır.

İnsanlar sandığa gider ama hayatlarının değişmediğini görür.

İşte faşizmin beslendiği siyasal boşluk burada oluşur.

Faşizm yalnızca aşırı sağın gücüyle yükselmez. Merkezin tarihsel başarısızlığından da beslenir.

Bu nedenle faşizme karşı mücadele, liberal merkezin eski düzenini olduğu gibi restore etme çağrısına indirgenemez.

İnsanlara yalnızca “daha az kötü olanı seçin” demek, onları faşizmin beslendiği toplumsal nedenlerden koparmaz.

Solun asıl sınavı burada başlıyor.

Sol, yalnızca faşizme karşı çıkmakla yetinemez.

Faşizmin cevap verdiği gerçek toplumsal sorunlara başka bir cevap üretmek zorundadır.

Tarihin sonu değil, tarihsel kavşak

Tarih bitmedi.

Fakat tarih kendiliğinden ilerlemiyor.

Kapitalizmin krizi kendiliğinden sosyalizm doğurmaz.

Yoksulluk kendiliğinden sınıf bilinci yaratmaz.

İşsizlik kendiliğinden devrimci bir özne ortaya çıkarmaz.

Örgütlü ve inandırıcı bir alternatif yoksa kriz, tersine, faşizmin toplumsal tabanını büyütebilir.

Bu nedenle “ya sosyalizm ya yıkım” artık yalnızca ekonomik bir tercih değildir.

Bir uygarlık sorunudur.

İnsanlığın elinde tarihte görülmemiş teknolojik olanaklar var. Fakat bu olanaklar dar bir mülkiyet ve iktidar yapısına bağlandığında, üretici güçlerin gelişmesi toplumsal özgürleşmeye değil yeni eşitsizliklere yol açabilir.

Daha fazla üretebiliriz ama daha güvencesiz yaşayabiliriz.

Daha fazla iletişim kurabiliriz ama daha fazla bölünebiliriz.

Daha fazla bilgiye sahip olabiliriz ama daha kolay manipüle edilebiliriz.

Daha güçlü teknolojilere sahip olabiliriz ama daha az demokratik hâle gelebiliriz.

Çağımızın temel çelişkilerinden biri budur:

Üretici güçlerin gelişmesi ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki çelişki artık yalnızca ekonomik değil, uygarlığın geleceğine ilişkin bir çelişki hâline geliyor.

Yapay zekâdan iklim teknolojilerine kadar yeni üretici güçler, toplumsal mülkiyet ve demokratik denetim altında kullanıldığında insan emeğini özgürleştirebilir.

Fakat aynı teknolojiler dar bir sermaye mülkiyeti altında toplandığında, üretkenliği artırırken emeğin toplumsal gücünü azaltabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca ne üretebildiğimiz değildir.

Ürettiğimiz şeyin kimin denetiminde olduğu ve ortaya çıkan toplumsal zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.

Kral çıplak

Bugün görmek istemediğimiz gerçek gözlerimizin önünde.

Avrupa’nın birçok ülkesinde radikal sağın siyasal ağırlığı büyüyor.

Almanya’da AfD, 6 Eylül 2026 Saksonya-Anhalt seçimleri öncesinde yüzde 40’ın üzerinde seyreden anket sonuçlarıyla savaş sonrası Almanya açısından kritik bir eşiğe dayanmış durumda. Son Infratest dimap araştırmasında AfD yüzde 42, CDU yüzde 22 seviyesinde. Ancak mevcut tablo AfD’nin tek başına mutlak çoğunluğa ulaşacağını göstermiyor.

Fransa’da Rassemblement National, 2027 seçimleri öncesinde güçlü bir iktidar alternatifi hâline gelmiş durumda.

İtalya’da göç ve güvenlik politikalarının sertleşmesi ile demokratik kurumların geleceğine ilişkin tartışmalar aynı siyasal alan içinde ilerliyor.

Türkiye’de otoriter devlet yapılanması uzun süredir kurumsallaşıyor.

ABD’de liberal demokratik düzen ağır bir siyasal ve toplumsal kriz yaşıyor.

Bunların hiçbiri aynı tarihsel deneyim değildir.

Ama hepsi bize aynı soruyu sorduruyor:

Kriz derinleştiğinde toplumu kim ve hangi siyasal programla yeniden örgütleyecek?

Faşizmin geri dönmesini beklememeliyiz.

Faşizan siyasetin nasıl yeniden kurulduğuna bakmalıyız.

Önce dil değişir.

Sonra siyasal sınırlar.

Sonra kurumlar.

Sonra hukuk.

Sonra devlet.

Sonra yurttaşlığın anlamı.

Ve sonunda toplum, dönüşümün ne zaman tamamlandığını fark edemeyebilir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnızca faşizmin adını koymak değildir.

Onu üreten koşullara karşı başka bir toplumsal ve siyasal güç inşa etmektir.

Solun görevi liberal merkezin biraz daha iyi bir versiyonunu savunmak olamaz.

İnsanların korkularını küçümsemek de olamaz.

Sol, korkunun gerçek nedenlerini açıklamak zorundadır.

Ekonomik güvencesizliği sınıfsal bir mesele olarak;

göçü yalnızca bir sınır sorunu olarak değil, savaşların, eşitsiz gelişmenin ve kapitalist dünya sisteminin bir sonucu olarak;

teknolojik dönüşümü yalnızca verimlilik meselesi olarak değil, mülkiyet ve emek ilişkileri açısından;

iklim krizini ise yalnızca çevre sorunu olarak değil, üretim tarzının ve toplumsal bölüşümün krizi olarak ele almak zorundadır.

Ve bütün bunları birbirine bağlayacak yeni bir siyasal özne yaratmak zorundadır.

Çünkü faşizme karşı mücadele yalnızca geçmişi savunmak değildir.

Geleceğin kimin olacağına karar verme mücadelesidir.

Bugün iki siyasal yön giderek daha açık biçimde karşı karşıya geliyor.

Bir yanda krizlerin bedelini emekçilere yükleyen, korkuyu örgütleyen, göçmeni ve azınlığı düşmanlaştıran, güvenlik devletini büyüten ve toplumu bölerek yönetmeye çalışan otoriter yol.

Diğer yanda üretimin, teknolojinin ve devletin demokratik-toplumsal denetimini hedefleyen; eşitliği, özgürlüğü, kamusal hizmetleri ve toplumsal mülkiyeti savunan başka bir tarihsel yön.

Bu mücadele geleceğin uzak bir sorunu değildir.

Bugünün sorunudur.

Çünkü eski düzen çözülürken ortaya çıkan boşluğu kim doldurursa geleceğin siyasal biçimini de o belirleyecek.

Bu yüzden artık kavramları yumuşatmanın, tehlikeyi başka isimlerle çağırmanın ve tarafsızlığın arkasına saklanmanın zamanı değildir.

Kral çıplaktır.

Mesele artık onu görmek değildir.

Mesele, gördüğümüz bu gerçek karşısında ne yapacağımızdır.

Kapitalist düzen kendi krizlerini çözemiyorsa, liberal merkez bu krizlerin yarattığı boşluğu giderek daha fazla otoriter çözümlerle dolduruyorsa ve faşizan siyaset bu boşlukta güç kazanıyorsa, önümüzde yalnızca iki seçenek yoktur:

Seyretmek ya da teslim olmak.

Üçüncü bir seçenek vardır. örgütlenmek.

Korkunun yerine dayanışmayı,

düşmanlaştırmanın yerine eşitliği,

itaatin yerine özgürlüğü,

rekabetin yerine toplumsal denetimi koyacak bir siyasal güç yaratmak.

Çünkü tarih boşluk bırakmaz.

Boşluğu kim doldurursa geleceğin yönünü de o belirler.

Kral çıplak.

Şimdi mesele bunu görmek değil.

Gördükten sonra hangi tarafta duracağımızdır.

 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Kral Çıplak

Post

Barışın Yönünü Kim Belirleyecek?

Post

Krizden Kim Çıkacak? Kendi Gücünü Yaratan Bir Sınıf

Post

Çerçeve Yasa Sonrası Yeni Siyasal Zemin

Post

Kendi Havasını Yaratan Ateş

Post

Yeni Tarihsel Blok ve Karşı Hegemonya

Post

Hegemonya Krizi Çağında Türkiye: Devlet Biçiminin Dönüşümü ve Yeni Tarihsel Eşik

Post

Kriz Çağında Emek ve Sosyalizm Türkiye’de Eşitsizlik, Düzen ve Gelecek Mücadelesi

Post

Siyah Ayaklar, Beyaz Düzen

Post

Zirvelerin Takvimi Değil, Hayatın Ritmi

Post

NATO Zirvesi. Emperyalist Savaş Düzeni ve Halkın Alternatifi

Post

Rejimin Yeniden Yapılanması Karşısında Devrimci Alternatif

Post

Türkiye Sosyalist Hareketi Neden Yenilenmek Zorunda?

Post

Hakikat, Bilgi ve İktidar: Nereden Başlamalı?

Post

Hafızanın Keskinliği, Çelişkinin İzleri. Yalçın Küçük Üzerine

Post

Kriz ve Direniş

Post

Butlan Rejimi, Devlet Aklı ve Yoksulluğun Gölgesinde Türkiye

Post

Parçalı İsyanlar ve Krizin Yönetimi

Post

Emperyalist Kriz ve Sınıf Mücadelesi. NATO, Ortadoğu ve Türkiye

Post

Sistem, Mezhep ve Sınıf

Post

Fırtınayı Beklemek Değil, Dünyanın Tozunu Atmak

Post

Madencilerin Direnişi ve Düzenin Gerçeği

Post

Emperyalist Yeniden Paylaşım, Militarizm ve Sınıf Mücadelesi

Post

Meydanlardan Yükselen Direniş

Post

Faşist Hareketi Besleyen Politikalar

Post

Kapitalizmin Yolu Savaşlara Çıkıyor

Post

Karanlıktan Çıkışın Yolu

Post

Basın Özgürlüğünü Savunalım

Post

Savaşların Karşısındaki Gençlik

Post

Gezi’nin Gücü, İktidarın Korkusu

Post

Avrupa’da Faşizm Hayaleti mi Dolaşıyor?

Post

İktidarın Krizi, Milliyetçilerin Saldırıları

Post

Yoksulluğun Karşısında Somut Politik Program

Post

İddiasını Yitirmiş Sosyalist Hareket

Post

Ortadoğu'nun Felaketi, İsrail

Post

Bir AKP Politikası: Sorunu Çözme, Ortadan Kaldır

Post

Gemisini Kurtaran Kaptan Olamayız

Post

Devrimin Güncelliği

Post

Yönetememe Krizinin Sonucu: Anayasa Tartışması

Post

Bölgesel Savaşlar Denklemi

Post

Yönetememe Krizi Derinleşiyor

Post

Sağlık Kamusal Bir Haktır

Post

Halkların Mücadelesi

Post

Bir Çöküş Hikayesi

Post

Tarihsel Çelişki

Post

Zor Zamanlar Devrimci Eylemi Gerektirir

Post

Suriye’deki Senaryolar

Post

İdeolojik Manipülasyonlarla Mücadelenin Yolu

Post

Gezi Güncelliğini Koruyor

Post

Yargı Bağımsızlığı Ayaklar Altında

Post

Gözde Sermayedarlar Devri

Post

“Güler Yüzlü Kapitalizm” Maskesi

Post

Farklı Mücadeleleri Kesiştirmek İçin

Post

Otoriterleşen Rejimlere Bakış

Post

Sosyalist Bir Alternatif İçin

Post

Gençlik Bu Düzene Direniyor

Post

Trump’ın Küresel Göçmen Politikalarıyla Faşizme Giden Yolu

Post

1968’den Bugüne Mücadelenin Sürekliliği

Post

Türkiye: Kriz, Direniş ve Gelecek

Post

Kapitalizmin Dijital Ağlarında Bir Heyula Dolaşıyor

Post

Ortadoğu’daki Çatışmaların Jeopolitik Sonuçları

Post

Kapitalizmin Çöküşüne Karşı Radikal Bir Yol Arayışı

Post

Filistin Direniyor, Dünya Suça Ortak Oluyor

Post

Krizin Derinliğinde Yaşayanlar, Direnişin Ucunda Yürüyenler

Post

Trump’ın Avrupa’sı: Faşizm, Savaş ve Yeni Düzen

Post

Gelişen Direnişlerin Dönüştürücü Potansiyeli

Post

Yıkılmayan Kentler İçin Rant Düzenini Yıkmalıyız

Post

Kilitlenme

Post

Yeni Egemenlik Rejimi

Post

Yaşamak İçin Direnmek Zorundayız

Post

Ortadoğu’da Yeni Oyun, Eski Hesaplar

Post

Zihinleri Teslim Alamazsınız

Post

Ortadoğu’da Dönüşüm ve Yeni Paradigmalar

Post

Avrupa’da Militarist Restorasyon ve Sınıf Savaşı

Post

Kriz Rejimi ve Direnişin Toplumsal Zemini

Post

CHP’ye Operasyonlar, Rejimin Krizi ve Emek Cephesi İhtiyacı

Post

Direnişi Susturamazsınız Gazze, Halkların Ortak İsyanıdır

Post

Kürt Sorunu Silahlı Mücadeleden Siyasal Yeniden Kuruluşa

Post

Ortadoğu’da Emperyalist Kaosun Anatomisi

Post

Devrimci Örgütlenme ve Kurucu Strateji

Post

Geçmişten Geleceğe Kürt Mücadelesi Tarihi

Post

Yeni Müesses Nizamın Krizi, Direnişin Praksisi

Post

Doğa Yanıyor, Rejim Susuyor

Post

Tarihsel Kırılma ve Devrimci Yeniden İnşa

Post

Bu Düzen Çöküyor, Devrimciler Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?

Post

Yeni Paylaşım Savaşı ve Halkların Direniş Hattı

Post

Sistem Çöküyor Kopuşun Zamanı Şimdi

Post

Mütevazı Bir Teklif 5.0

Post

Cumhuriyetin Çöküşü

Post

Kapitalist Çürüme ve Devrimci Program İhtiyacı

Post

Eğitimde Gericileşme ve Patriyarkanın Yeni Formları

Post

Kayyum Siyaseti ve Solun Sessizliği

Post

Faşizm ve Emperyalist Krizin Küresel Boyutu

Post

Çürüyen Düzenin Ortak Kaderi

Post

Meşruiyeti Çöken Düzen, Yükselen Devrim İhtimali

Post

Gazze Emperyalizm, Soykırım ve Direniş

Post

Kürt Meselesi ve Devrim

Post

Büyük Hırsızların Cumhuriyeti

Post

Karanlık Kentler

Post

Yaşlı Adamların Dünyası ve Doğan Tarihsel Özneler

Post

Kürt Meselesi ve Devletçi Paradigma

Post

Maskenin Ardından Bakmak

Post

Sömürü Ağları ve Sınırların Ötesindeki Emek

Post

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Post

EĞİTİM DEĞİL EMEK

Post

Panik ve Umut

Post

EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ

Post

İstisna Rejimi

Post

Kapitalizmin Derin Krizi ve İsviçre’de Emekçi Direnişinin Yükselişi

Post

Dünyayı Biz Kuracağız. Gençliğin Sınıfsal, Politik ve Örgütsel Görevi

Post

NATO ve 21. Yüzyılın Hegemonik Oyunları

Post

Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku

Post

İlke ile Refleks Arasında

Post

Türkiye’de Yoksulluk. Ekonomik Bir Hata mı, Bilinçli Bir Emek Rejimi mi?

Post

Faşizmin Yeniden Biçimlenmesi. Kriz Devleti, Hegemonya ve Türkiye

Post

Genişleyen Sınıf Kendi Adıyla Konuşuyor

Post

İktidarın Çürümesi ve Gürültünün Siyaseti

Post

Kapitalist Kriz ve Halkların Direnişi

Post

Kapitalizmin Gıda Krizi

Post

Yıkıma Karşı Birlikte Mücadele

Post

Krizi Ancak Mücadele Aşabilir

Post

Kapitalizmin Krizleri

Post

Kapitalizmin İçinden Bir Olgu: Faşizm

Post

İnsanlığın Seçimi

Post

Yeni Bir Yüzyıl

Post

Emperyalizmin Savaştan Başka Planı Yok

Post

Tespit ve Çözüm

Post

Emperyalizmin Göçmen Planı

Post

Koşullar Mükemmel, Ya Biz?

Post

İnsanlığın Ortak Mirası

Post

Eğitimde Uçurumun Kıyısında

Post

Karanlığı Biz Durdurabiliriz

Post

Ülkenin Sorunlarıyla Uğraşmak Zorundayız

Post

Tek Yumruk Olalım

Post

Fransa'da Maske Düştü

Post

Bay Başkan

Post

Gereğini Yapacağız

Post

Siyasi İktidarın Enkazı

Post

Kavşaktayız

Post

Amok Koşucusu Nereye Koşuyor?

Post

Fişi Çekmeye Hazır mıyız?

Post

Masalın Sonunu Getireceğiz

Post

İtalya’da Sandıktan Ne Çıktı?

Post

‘Kral Çıplak’ Diyelim Kralı Gönderelim

Post

Bu Kış Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşır mı?

Post

Kapitalizm İçin İşler Yolunda Gitmiyor