Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi
Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi
Hiç kimsenin, yararlanabileceğinden fazlasını tekeline alma hakkı yoktur.
Bu cümle bugün Türkiye'de yalnızca ahlaki bir ilke değil, doğrudan doğruya siyasal bir sorudur.
Çünkü milyonlarca insan geçinemiyor. Emekli, yıllarca çalıştıktan sonra yeniden iş aramak zorunda kalıyor. İşçi, ürettiği zenginliğin karşılığını alamıyor. Gençler, geleceklerini kendi ülkelerinde kurabileceklerine inanmıyor. Buna karşılık küçük bir azınlığın serveti büyümeye devam ediyor.
Sonra bize ekonominin büyüdüğünü söylüyorlar.
İyi de, kimin ekonomisi büyüyor?
Türkiye'nin son çeyrek yüzyılına bu soruyu sormadan bakarsanız, olan biteni görürsünüz ama gerçeği göremezsiniz.
AKP'nin iktidara gelişi yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. Aynı zamanda Türkiye'de sermayenin, devletin ve sınıfların yeniden düzenlendiği uzun bir dönemin başlangıcıydı.
İlk yıllarda büyüme vardı. Kredi genişledi. Özelleştirmeler yapıldı. Küresel sermaye aktı. Tüketim büyüdü.
Sonra inşaat geldi.
Enerji geldi.
Maden geldi.
Büyük altyapı projeleri geldi.
Kamu ihaleleri geldi.
Ve bütün bunların etrafında yeni bir sermaye birikimi, yeni bir zenginlik ve yeni bir güç haritası oluştu.
Türkiye büyüdü.
Ama bölüşmedi.
Asıl hikâye budur.
Gökdelenler yükseldi, işçinin ücreti aynı ölçüde yükselmedi. Şehirlerin değeri arttı, ama şehirleri yapan insanlar o şehirlerde yaşamakta zorlandı. Madenlerden servet çıkarıldı, ama madene inen işçinin hayatı zenginleşmedi.
İnşaat işçisi, yaptığı binada yaşayamadı.
Maden işçisi, çıkardığı zenginliğin sahibi olamadı.
Emekli, bütün çalışma hayatının sonunda geçinemedi.
Genç, büyüyen ekonominin içinde küçülen bir gelecek buldu.
Sonra dönüp “ülke büyüdü” dediler.
Memleket büyüdü de kimin memleketi büyüdü?
İşte Türkiye'nin yakın tarihine ilişkin politik çözümleme tam bu sorudan başlamalıdır.
Çünkü AKP dönemi, yalnızca “iyi yönetilmiş” ya da “kötü yönetilmiş” bir ekonomi dönemi değildir. Bu kadar uzun bir iktidarı yalnızca ekonomik başarı veya başarısızlık kavramlarıyla açıklamak, yaşanan tarihsel dönüşümü fazlasıyla basitleştirmek olur.
AKP iktidarı, Türkiye kapitalizminin belirli bir tarihsel evresinin siyasal ifadesi ve taşıyıcısı oldu.
1990'ların ekonomik krizleriyle, siyasal istikrarsızlığıyla ve toplumsal çözülmesiyle yıpranan eski düzen, 2000'li yıllarda yeni bir sermaye birikim modeliyle yeniden kuruldu. AKP bu modelin yalnızca yöneticisi olmadı; devletin kaynakları, sermayenin ihtiyaçları ve siyasal iktidarın merkezileşmesi arasında yeni bir ilişki biçiminin kurulmasında belirleyici rol oynadı.
Burada asıl mesele, devletin ekonomiden çekilmesi değildi.
Tam tersine.
Devlet, sermaye birikiminin daha aktif bir düzenleyicisi haline geldi.
Arazi tahsis eden devletti.
İmar planlarını yapan devletti.
İhale açan devletti.
Teşvik veren devletti.
Maden sahalarını ruhsatlandıran devletti.
Özelleştirme yapan devletti.
Enerji politikalarını belirleyen devletti.
Büyük altyapı yatırımlarını yönlendiren devletti.
Dolayısıyla ortaya çıkan servetleri yalnızca “başarılı girişimcilerin doğal yükselişi” olarak anlatmak, devlet ile sermaye arasındaki tarihsel ilişkiyi görünmez kılmaktır.
Türkiye'de son yirmi yılda oluşan yeni zenginlikleri anlamak istiyorsak, yalnızca şirketlerin bilançosuna değil, o bilançoların arkasındaki siyasal ekonomiye bakmak gerekir.
Kimin sermayesi büyüdü?
Hangi sektörler büyütüldü?
Devletin ekonomik tercihleri hangi alanlarda yoğunlaştı?
Kamu kaynaklarıyla özel sermaye arasındaki ilişki nasıl kuruldu?
Ve en önemlisi:
Bu büyümenin bedelini hangi sınıflar ödedi?
Çünkü sermaye birikimi hiçbir zaman soyut bir süreç değildir.
Bir yerde servet büyüyorsa, başka bir yerde emek daha ucuza satın alınıyor, doğa daha fazla sömürülüyor, kamu kaynakları özel birikime aktarılıyor ya da toplumun geleceği borçlandırılıyor olabilir.
Türkiye'de inşaat bunun en görünür örneklerinden biridir.
Kentler büyüdü.
Yeni yollar yapıldı.
Köprüler, havalimanları, konut projeleri, devasa yapılar ortaya çıktı.
Ama bu büyüme modeli kentleri herkes için yaşanabilir hale getirmedi.
Tam tersine, konut giderek bir barınma hakkı olmaktan çıkarılıp yatırım ve rant alanına dönüştürüldü.
Kenti işçi yaptı.
Ama kent rant üzerinden değer kazandı.
İşçi binayı yaptı.
Ama o binada yaşama imkânını çoğu zaman bulamadı.
Bu yalnızca yüksek kira meselesi değildir.
Bu, doğrudan doğruya bir mülkiyet ve sınıf meselesidir.
Madenlerde de aynı ilişki daha çıplak biçimde karşımıza çıkar.
Madene işçi iner.
Tozu işçi solur.
Göçük riski işçinindir.
Meslek hastalığı işçinindir.
Ölüm ihtimali işçinindir.
Ama ortaya çıkan ekonomik değerin sahibi işçi değildir.
Buradaki temel soru açıktır:
Üreten kim, sahip olan kim?
Kapitalist toplumda üretim giderek daha toplumsal hale gelirken, mülkiyet ve ortaya çıkan zenginlik özel ellerde birikir.
Milyonlarca insan üretir.
Birlikte üretir.
Bir toplumun altyapısını, fabrikalarını, şehirlerini, yollarını, enerjisini ve zenginliğini birlikte yaratır.
Ama ortaya çıkan değerin denetimi ve mülkiyeti sınırlı sayıda insanın elinde toplanır.
Türkiye'deki temel çelişki de budur:
Serveti toplum üretir, servetin denetimi ise daralır.
AKP döneminde yaşanan sermaye birikiminin en tartışmalı taraflarından biri de bu sürecin siyasal iktidarla kurduğu ilişkidir.
Yeni sermaye odaklarının yükselişi, kamu ihaleleri, özelleştirmeler, imar politikaları, enerji ve madencilik alanındaki kararlar, devlet-sermaye ilişkisinin niteliğini Türkiye'nin temel politik meselelerinden biri haline getirdi.
Bu ilişkiyi sorgulamak zengin düşmanlığı değildir.
Yurttaşın şu soruları sorması gerekir:
Devlet kimin için çalışıyor?
Ekonomik büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?
Kamu kaynakları kimlerin sermaye birikimine katkı sağlıyor?
Krizin maliyetini kim ödüyor?
Bu sorular sorulmadan yapılan bütün “ekonomik başarı” anlatıları eksiktir.
Çünkü ekonomik büyüme ile toplumsal refah arasındaki bağ, özellikle son yıllarda giderek zayıfladı.
Bir yanda büyüyen şirketler, büyük projeler ve servet birikimleri vardı.
Diğer yanda borçla yaşayan haneler, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, yükselen kiralar ve emeklilikte derinleşen yoksulluk.
İşte burada sistemin ideolojik mekanizması devreye girer.
Yoksula “daha çok çalış” denir.
Emekliye “sabret” denir.
Gence “kendini geliştir” denir.
İşçiye “rekabet gücünü korumak gerekiyor” denir.
Ama sermaye büyüdüğünde buna “başarı hikâyesi” adı verilir.
Oysa bir toplumda milyonlarca insan daha çok çalıştığı halde daha iyi yaşayamıyorsa, sorun insanların yeterince çalışmaması değildir.
Sorun, emeğin ürettiği zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.
Yoksulluk bir kader değildir.
Yoksulluk, belirli ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucudur.
Ücretlerin baskılanması bir tercihtir.
Vergi yükünün emek ve tüketim üzerinde yoğunlaşması bir tercihtir.
Kamusal hizmetlerin piyasaya terk edilmesi bir tercihtir.
Konutun yatırım aracı haline getirilmesi bir tercihtir.
Doğal kaynakların özel sermaye birikiminin alanına dönüştürülmesi bir tercihtir.
Ve bütün bu tercihlerin toplamı, bir sınıf siyaseti oluşturur.
İşte bu nedenle Türkiye'nin yakın tarihindeki çürüme yalnızca ahlaki bir çürüme değildir.
Siyasal iktidarla sermaye arasındaki sınırların belirsizleşmesi, kamu yararının yerini özel çıkarların alması ve ekonomik gücün aynı zamanda siyasal ve ideolojik güce dönüşmesi, daha derin bir yapısal soruna işaret eder.
Sermaye büyür.
Siyasal etki kazanır.
Siyasal etki yeni ekonomik imkânlar yaratır.
Ekonomik güç medya üzerinde etki sahibi olur.
Medya, hangi soruların sorulacağını ve hangilerinin görünmez kalacağını etkiler.
Sonra bütün bu düzen kendisini “normal” olarak sunmaya başlar.
İşte gerçek çürüme budur:
Yalnızca zenginliğin büyümesi değil, o zenginliğin nasıl oluştuğunu sormanın bile ayıp haline getirilmesidir.
Ancak burada başka bir yanılgıya da düşmemek gerekir.
Türkiye'nin bütün sorunlarını yalnızca AKP ile başlatmak, tarihsel analizi eksiltir.
Türkiye kapitalizmi AKP ile başlamadı.
Sınıf eşitsizliği AKP ile doğmadı.
Devlet-sermaye ilişkisi AKP'nin icadı değildir.
Rant, sömürü ve sermaye birikimi Türkiye'de AKP'den önce de vardı.
Fakat AKP dönemi, bu ilişkilerin belirli bir tarihsel biçimde yoğunlaştığı, yeni sermaye odaklarının güçlendiği ve devletin sınıfsal işlevinin yeni araçlarla yeniden kurulduğu uzun bir dönem oldu.
Bu nedenle mesele “AKP gitsin, eski Türkiye geri gelsin” meselesi değildir.
Eski Türkiye'nin eşitsizliklerine dönmenin ilerici bir tarafı yoktur.
Türkiye'nin önündeki soru yalnızca AKP'den nasıl çıkılacağı değildir.
Asıl soru şudur:
AKP'nin sonrasında hangi düzen kurulacak?
Çünkü Erdoğan'ın iktidarı sona erebilir.
AKP seçim kaybedebilir.
Siyasal dengeler değişebilir.
Yeni partiler iktidara gelebilir.
Ama mülkiyet ilişkileri değişmezse, toplumsal eşitsizlik de kendisini yeni biçimlerle yeniden üretir.
Daha şeffaf bir ihale düzeni mümkündür.
Daha bağımsız bir yargı mümkündür.
Daha demokratik bir siyasal rejim mümkündür.
Bunların hepsi gereklidir.
Ama bunlar tek başına yeterli değildir.
Çünkü daha şeffaf bir kapitalizm hâlâ kapitalizmdir.
Daha dürüst bir patron, patron ile işçi arasındaki temel mülkiyet ilişkisini değiştirmez.
Daha iyi yönetilen bir piyasa, emeğin sömürülmesi gerçeğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Buradan hareketle temel soru yalnızca devletin daha iyi yönetilip yönetilmeyeceği değildir.
Asıl soru şudur:
Ekonomik güç neden bu kadar dar bir sınıfın elinde toplanmıştır?
Yalnızca “yolsuzluk nasıl önlenir?” diye sormak yetmez.
Toplumsal servetin özel ellerde bu kadar yoğunlaşmasını sağlayan mülkiyet düzeni nedir?
Yalnızca “gelir adaleti nasıl sağlanır?” diye sormak da yetmez.
Üretim üzerinde söz hakkı neden üretenden çok sermaye sahibine aittir?
Türkiye'nin önündeki gerçek siyasal hat, bu sorulardan kaçmadan kurulabilir.
Bu nedenle mesele zenginlerden daha fazla vergi almakla sınırlı değildir.
Bu gereklidir.
Mesele yalnızca daha yüksek ücret de değildir.
Bu da gereklidir.
Mesele yalnızca sosyal yardımların artırılması hiç değildir.
Bunların tümü toplumun ihtiyaç duyduğu düzenlemelerdir. Ancak tek başlarına toplumsal eşitsizliği üreten ilişkileri değiştirmezler.
Asıl mesele, toplumsal zenginliğin üretimi ve denetimi üzerinde toplumun söz sahibi olup olmayacağıdır.
Doğal kaynaklar, enerji, temel altyapı ve kamusal hizmetler piyasanın kâr mantığına mı bırakılacak, yoksa toplumun ortak ihtiyaçları doğrultusunda mı yönetilecek?
Konut, yatırım aracının ötesinde bir barınma hakkı haline gelecek mi?
İşçi, yalnızca kendisine verilen ücret kadar mı söz sahibi olacak, yoksa üretimin nasıl örgütleneceği ve ortaya çıkan değerin nasıl paylaşılacağı konusunda da karar verecek mi?
Türkiye'nin gerçek gelecek tartışması burada başlar.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gidip dört ya da beş yılda bir oy kullanmak değildir.
İnsan hayatının büyük bölümünü işyerinde geçiriyorsa, üretim alanında hiçbir söz hakkına sahip değilse ve temel ekonomik kararlar sermayenin çıkarları doğrultusunda alınıyorsa, siyasal demokrasi ekonomik eşitsizliğin duvarına çarpar.
Bu nedenle demokrasinin sınırlarını yalnızca parlamentoyla çizmek yeterli değildir.
Demokrasinin ekonomiye ve üretim alanına taşınması gerekir.
İşçinin yalnızca seçmen değil, üretici ve karar verici bir özne haline gelmesi gerekir.
Toplumun yalnızca vergi veren değil, üretilen zenginlik üzerinde söz ve hak sahibi olması gerekir.
Doğal kaynakların birkaç şirketin bilançosu değil, toplumsal geleceğin parçası sayılması gerekir.
Kısacası, sadaka düzeninden hak düzenine geçilmesi gerekir.
Çünkü milyonlarca insan açlık ve yoksullukla mücadele ederken, servet sahiplerinin yoksullara ne kadar yardım yaptığı temel mesele değildir.
Hayırseverlik adalet değildir.
Yardım, hakkın yerine geçemez.
Zenginin vicdanı, yoksulun yaşam hakkının yerine konulamaz.
Asıl mesele, toplumun ürettiği zenginliğin neden toplumun tamamına dönmediğidir.
Hiç kimsenin, yararlanabileceğinden fazlasını tekeline alma hakkı yoktur.
Bu cümle yalnızca ahlaki bir itiraz olarak kalamaz.
Bugün Türkiye'de siyasal bir iddiaya dönüşmek zorundadır.
Çünkü mesele yalnızca Tayyip Erdoğan'ın yerine kimin geleceği değildir.
Mesele, Erdoğan sonrasında hangi sınıfın çıkarlarının belirleyici olacağıdır.
Yeni bir hükümet kurulabilir.
Yeni yüzler ortaya çıkabilir.
Yeni partiler iktidara gelebilir.
Ama toplumsal zenginlik yine yukarıda birikiyor, milyonlarca insan yine geçim mücadelesi veriyor ve emeğin ürettiği değer yine emeğe dönmüyorsa, yalnızca iktidarın tabelası değişmiş demektir.
Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca yeni bir iktidar değildir.
Yeni bir toplumsal güç dengesi gerekir.
Emeğin sermaye karşısında güç kazandığı, kamusal kaynakların toplum yararına kullanıldığı, zenginliğin birkaç elde toplanmadığı ve üretimin yalnızca kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için örgütlendiği bir güç dengesi.
Türkiye'nin gerçek siyasi meselesi budur.
AKP'den sonra kimin geleceği elbette önemlidir.
Ama bundan daha önemli olan şudur:
AKP'den sonra hangi sınıfın çıkarlarının egemen olacağıdır.
Çünkü tarih, yalnızca hükümetler değiştiğinde değişmez.
Tarih, toplumsal güç ilişkileri değiştiğinde değişir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

















263416437.webp)











243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































