Post

Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi

Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi

Hiç kimsenin, yararlanabileceğinden fazlasını tekeline alma hakkı yoktur.

Bu cümle bugün Türkiye'de yalnızca ahlaki bir ilke değil, doğrudan doğruya siyasal bir sorudur.

Çünkü milyonlarca insan geçinemiyor. Emekli, yıllarca çalıştıktan sonra yeniden iş aramak zorunda kalıyor. İşçi, ürettiği zenginliğin karşılığını alamıyor. Gençler, geleceklerini kendi ülkelerinde kurabileceklerine inanmıyor. Buna karşılık küçük bir azınlığın serveti büyümeye devam ediyor.

Sonra bize ekonominin büyüdüğünü söylüyorlar.

İyi de, kimin ekonomisi büyüyor?

Türkiye'nin son çeyrek yüzyılına bu soruyu sormadan bakarsanız, olan biteni görürsünüz ama gerçeği göremezsiniz.

AKP'nin iktidara gelişi yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. Aynı zamanda Türkiye'de sermayenin, devletin ve sınıfların yeniden düzenlendiği uzun bir dönemin başlangıcıydı.

İlk yıllarda büyüme vardı. Kredi genişledi. Özelleştirmeler yapıldı. Küresel sermaye aktı. Tüketim büyüdü.

Sonra inşaat geldi.

Enerji geldi.

Maden geldi.

Büyük altyapı projeleri geldi.

Kamu ihaleleri geldi.

Ve bütün bunların etrafında yeni bir sermaye birikimi, yeni bir zenginlik ve yeni bir güç haritası oluştu.

Türkiye büyüdü.

Ama bölüşmedi.

Asıl hikâye budur.

Gökdelenler yükseldi, işçinin ücreti aynı ölçüde yükselmedi. Şehirlerin değeri arttı, ama şehirleri yapan insanlar o şehirlerde yaşamakta zorlandı. Madenlerden servet çıkarıldı, ama madene inen işçinin hayatı zenginleşmedi.

İnşaat işçisi, yaptığı binada yaşayamadı.

Maden işçisi, çıkardığı zenginliğin sahibi olamadı.

Emekli, bütün çalışma hayatının sonunda geçinemedi.

Genç, büyüyen ekonominin içinde küçülen bir gelecek buldu.

Sonra dönüp “ülke büyüdü” dediler.

Memleket büyüdü de kimin memleketi büyüdü?

İşte Türkiye'nin yakın tarihine ilişkin politik çözümleme tam bu sorudan başlamalıdır.

Çünkü AKP dönemi, yalnızca “iyi yönetilmiş” ya da “kötü yönetilmiş” bir ekonomi dönemi değildir. Bu kadar uzun bir iktidarı yalnızca ekonomik başarı veya başarısızlık kavramlarıyla açıklamak, yaşanan tarihsel dönüşümü fazlasıyla basitleştirmek olur.

AKP iktidarı, Türkiye kapitalizminin belirli bir tarihsel evresinin siyasal ifadesi ve taşıyıcısı oldu.

1990'ların ekonomik krizleriyle, siyasal istikrarsızlığıyla ve toplumsal çözülmesiyle yıpranan eski düzen, 2000'li yıllarda yeni bir sermaye birikim modeliyle yeniden kuruldu. AKP bu modelin yalnızca yöneticisi olmadı; devletin kaynakları, sermayenin ihtiyaçları ve siyasal iktidarın merkezileşmesi arasında yeni bir ilişki biçiminin kurulmasında belirleyici rol oynadı.

Burada asıl mesele, devletin ekonomiden çekilmesi değildi.

Tam tersine.

Devlet, sermaye birikiminin daha aktif bir düzenleyicisi haline geldi.

Arazi tahsis eden devletti.

İmar planlarını yapan devletti.

İhale açan devletti.

Teşvik veren devletti.

Maden sahalarını ruhsatlandıran devletti.

Özelleştirme yapan devletti.

Enerji politikalarını belirleyen devletti.

Büyük altyapı yatırımlarını yönlendiren devletti.

Dolayısıyla ortaya çıkan servetleri yalnızca “başarılı girişimcilerin doğal yükselişi” olarak anlatmak, devlet ile sermaye arasındaki tarihsel ilişkiyi görünmez kılmaktır.

Türkiye'de son yirmi yılda oluşan yeni zenginlikleri anlamak istiyorsak, yalnızca şirketlerin bilançosuna değil, o bilançoların arkasındaki siyasal ekonomiye bakmak gerekir.

Kimin sermayesi büyüdü?

Hangi sektörler büyütüldü?

Devletin ekonomik tercihleri hangi alanlarda yoğunlaştı?

Kamu kaynaklarıyla özel sermaye arasındaki ilişki nasıl kuruldu?

Ve en önemlisi:

Bu büyümenin bedelini hangi sınıflar ödedi?

Çünkü sermaye birikimi hiçbir zaman soyut bir süreç değildir.

Bir yerde servet büyüyorsa, başka bir yerde emek daha ucuza satın alınıyor, doğa daha fazla sömürülüyor, kamu kaynakları özel birikime aktarılıyor ya da toplumun geleceği borçlandırılıyor olabilir.

Türkiye'de inşaat bunun en görünür örneklerinden biridir.

Kentler büyüdü.

Yeni yollar yapıldı.

Köprüler, havalimanları, konut projeleri, devasa yapılar ortaya çıktı.

Ama bu büyüme modeli kentleri herkes için yaşanabilir hale getirmedi.

Tam tersine, konut giderek bir barınma hakkı olmaktan çıkarılıp yatırım ve rant alanına dönüştürüldü.

Kenti işçi yaptı.

Ama kent rant üzerinden değer kazandı.

İşçi binayı yaptı.

Ama o binada yaşama imkânını çoğu zaman bulamadı.

Bu yalnızca yüksek kira meselesi değildir.

Bu, doğrudan doğruya bir mülkiyet ve sınıf meselesidir.

Madenlerde de aynı ilişki daha çıplak biçimde karşımıza çıkar.

Madene işçi iner.

Tozu işçi solur.

Göçük riski işçinindir.

Meslek hastalığı işçinindir.

Ölüm ihtimali işçinindir.

Ama ortaya çıkan ekonomik değerin sahibi işçi değildir.

Buradaki temel soru açıktır:

Üreten kim, sahip olan kim?

Kapitalist toplumda üretim giderek daha toplumsal hale gelirken, mülkiyet ve ortaya çıkan zenginlik özel ellerde birikir.

Milyonlarca insan üretir.

Birlikte üretir.

Bir toplumun altyapısını, fabrikalarını, şehirlerini, yollarını, enerjisini ve zenginliğini birlikte yaratır.

Ama ortaya çıkan değerin denetimi ve mülkiyeti sınırlı sayıda insanın elinde toplanır.

Türkiye'deki temel çelişki de budur:

Serveti toplum üretir, servetin denetimi ise daralır.

AKP döneminde yaşanan sermaye birikiminin en tartışmalı taraflarından biri de bu sürecin siyasal iktidarla kurduğu ilişkidir.

Yeni sermaye odaklarının yükselişi, kamu ihaleleri, özelleştirmeler, imar politikaları, enerji ve madencilik alanındaki kararlar, devlet-sermaye ilişkisinin niteliğini Türkiye'nin temel politik meselelerinden biri haline getirdi.

Bu ilişkiyi sorgulamak zengin düşmanlığı değildir.

Yurttaşın şu soruları sorması gerekir:

Devlet kimin için çalışıyor?

Ekonomik büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Kamu kaynakları kimlerin sermaye birikimine katkı sağlıyor?

Krizin maliyetini kim ödüyor?

Bu sorular sorulmadan yapılan bütün “ekonomik başarı” anlatıları eksiktir.

Çünkü ekonomik büyüme ile toplumsal refah arasındaki bağ, özellikle son yıllarda giderek zayıfladı.

Bir yanda büyüyen şirketler, büyük projeler ve servet birikimleri vardı.

Diğer yanda borçla yaşayan haneler, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, yükselen kiralar ve emeklilikte derinleşen yoksulluk.

İşte burada sistemin ideolojik mekanizması devreye girer.

Yoksula “daha çok çalış” denir.

Emekliye “sabret” denir.

Gence “kendini geliştir” denir.

İşçiye “rekabet gücünü korumak gerekiyor” denir.

Ama sermaye büyüdüğünde buna “başarı hikâyesi” adı verilir.

Oysa bir toplumda milyonlarca insan daha çok çalıştığı halde daha iyi yaşayamıyorsa, sorun insanların yeterince çalışmaması değildir.

Sorun, emeğin ürettiği zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.

Yoksulluk bir kader değildir.

Yoksulluk, belirli ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucudur.

Ücretlerin baskılanması bir tercihtir.

Vergi yükünün emek ve tüketim üzerinde yoğunlaşması bir tercihtir.

Kamusal hizmetlerin piyasaya terk edilmesi bir tercihtir.

Konutun yatırım aracı haline getirilmesi bir tercihtir.

Doğal kaynakların özel sermaye birikiminin alanına dönüştürülmesi bir tercihtir.

Ve bütün bu tercihlerin toplamı, bir sınıf siyaseti oluşturur.

İşte bu nedenle Türkiye'nin yakın tarihindeki çürüme yalnızca ahlaki bir çürüme değildir.

Siyasal iktidarla sermaye arasındaki sınırların belirsizleşmesi, kamu yararının yerini özel çıkarların alması ve ekonomik gücün aynı zamanda siyasal ve ideolojik güce dönüşmesi, daha derin bir yapısal soruna işaret eder.

Sermaye büyür.

Siyasal etki kazanır.

Siyasal etki yeni ekonomik imkânlar yaratır.

Ekonomik güç medya üzerinde etki sahibi olur.

Medya, hangi soruların sorulacağını ve hangilerinin görünmez kalacağını etkiler.

Sonra bütün bu düzen kendisini “normal” olarak sunmaya başlar.

İşte gerçek çürüme budur:

Yalnızca zenginliğin büyümesi değil, o zenginliğin nasıl oluştuğunu sormanın bile ayıp haline getirilmesidir.

Ancak burada başka bir yanılgıya da düşmemek gerekir.

Türkiye'nin bütün sorunlarını yalnızca AKP ile başlatmak, tarihsel analizi eksiltir.

Türkiye kapitalizmi AKP ile başlamadı.

Sınıf eşitsizliği AKP ile doğmadı.

Devlet-sermaye ilişkisi AKP'nin icadı değildir.

Rant, sömürü ve sermaye birikimi Türkiye'de AKP'den önce de vardı.

Fakat AKP dönemi, bu ilişkilerin belirli bir tarihsel biçimde yoğunlaştığı, yeni sermaye odaklarının güçlendiği ve devletin sınıfsal işlevinin yeni araçlarla yeniden kurulduğu uzun bir dönem oldu.

Bu nedenle mesele “AKP gitsin, eski Türkiye geri gelsin” meselesi değildir.

Eski Türkiye'nin eşitsizliklerine dönmenin ilerici bir tarafı yoktur.

Türkiye'nin önündeki soru yalnızca AKP'den nasıl çıkılacağı değildir.

Asıl soru şudur:

AKP'nin sonrasında hangi düzen kurulacak?

Çünkü Erdoğan'ın iktidarı sona erebilir.

AKP seçim kaybedebilir.

Siyasal dengeler değişebilir.

Yeni partiler iktidara gelebilir.

Ama mülkiyet ilişkileri değişmezse, toplumsal eşitsizlik de kendisini yeni biçimlerle yeniden üretir.

Daha şeffaf bir ihale düzeni mümkündür.

Daha bağımsız bir yargı mümkündür.

Daha demokratik bir siyasal rejim mümkündür.

Bunların hepsi gereklidir.

Ama bunlar tek başına yeterli değildir.

Çünkü daha şeffaf bir kapitalizm hâlâ kapitalizmdir.

Daha dürüst bir patron, patron ile işçi arasındaki temel mülkiyet ilişkisini değiştirmez.

Daha iyi yönetilen bir piyasa, emeğin sömürülmesi gerçeğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Buradan hareketle temel soru yalnızca devletin daha iyi yönetilip yönetilmeyeceği değildir.

Asıl soru şudur:

Ekonomik güç neden bu kadar dar bir sınıfın elinde toplanmıştır?

Yalnızca “yolsuzluk nasıl önlenir?” diye sormak yetmez.

Toplumsal servetin özel ellerde bu kadar yoğunlaşmasını sağlayan mülkiyet düzeni nedir?

Yalnızca “gelir adaleti nasıl sağlanır?” diye sormak da yetmez.

Üretim üzerinde söz hakkı neden üretenden çok sermaye sahibine aittir?

Türkiye'nin önündeki gerçek siyasal hat, bu sorulardan kaçmadan kurulabilir.

Bu nedenle mesele zenginlerden daha fazla vergi almakla sınırlı değildir.

Bu gereklidir.

Mesele yalnızca daha yüksek ücret de değildir.

Bu da gereklidir.

Mesele yalnızca sosyal yardımların artırılması hiç değildir.

Bunların tümü toplumun ihtiyaç duyduğu düzenlemelerdir. Ancak tek başlarına toplumsal eşitsizliği üreten ilişkileri değiştirmezler.

Asıl mesele, toplumsal zenginliğin üretimi ve denetimi üzerinde toplumun söz sahibi olup olmayacağıdır.

Doğal kaynaklar, enerji, temel altyapı ve kamusal hizmetler piyasanın kâr mantığına mı bırakılacak, yoksa toplumun ortak ihtiyaçları doğrultusunda mı yönetilecek?

Konut, yatırım aracının ötesinde bir barınma hakkı haline gelecek mi?

İşçi, yalnızca kendisine verilen ücret kadar mı söz sahibi olacak, yoksa üretimin nasıl örgütleneceği ve ortaya çıkan değerin nasıl paylaşılacağı konusunda da karar verecek mi?

Türkiye'nin gerçek gelecek tartışması burada başlar.

Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gidip dört ya da beş yılda bir oy kullanmak değildir.

İnsan hayatının büyük bölümünü işyerinde geçiriyorsa, üretim alanında hiçbir söz hakkına sahip değilse ve temel ekonomik kararlar sermayenin çıkarları doğrultusunda alınıyorsa, siyasal demokrasi ekonomik eşitsizliğin duvarına çarpar.

Bu nedenle demokrasinin sınırlarını yalnızca parlamentoyla çizmek yeterli değildir.

Demokrasinin ekonomiye ve üretim alanına taşınması gerekir.

İşçinin yalnızca seçmen değil, üretici ve karar verici bir özne haline gelmesi gerekir.

Toplumun yalnızca vergi veren değil, üretilen zenginlik üzerinde söz ve hak sahibi olması gerekir.

Doğal kaynakların birkaç şirketin bilançosu değil, toplumsal geleceğin parçası sayılması gerekir.

Kısacası, sadaka düzeninden hak düzenine geçilmesi gerekir.

Çünkü milyonlarca insan açlık ve yoksullukla mücadele ederken, servet sahiplerinin yoksullara ne kadar yardım yaptığı temel mesele değildir.

Hayırseverlik adalet değildir.

Yardım, hakkın yerine geçemez.

Zenginin vicdanı, yoksulun yaşam hakkının yerine konulamaz.

Asıl mesele, toplumun ürettiği zenginliğin neden toplumun tamamına dönmediğidir.

Hiç kimsenin, yararlanabileceğinden fazlasını tekeline alma hakkı yoktur.

Bu cümle yalnızca ahlaki bir itiraz olarak kalamaz.

Bugün Türkiye'de siyasal bir iddiaya dönüşmek zorundadır.

Çünkü mesele yalnızca Tayyip Erdoğan'ın yerine kimin geleceği değildir.

Mesele, Erdoğan sonrasında hangi sınıfın çıkarlarının belirleyici olacağıdır.

Yeni bir hükümet kurulabilir.

Yeni yüzler ortaya çıkabilir.

Yeni partiler iktidara gelebilir.

Ama toplumsal zenginlik yine yukarıda birikiyor, milyonlarca insan yine geçim mücadelesi veriyor ve emeğin ürettiği değer yine emeğe dönmüyorsa, yalnızca iktidarın tabelası değişmiş demektir.

Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca yeni bir iktidar değildir.

Yeni bir toplumsal güç dengesi gerekir.

Emeğin sermaye karşısında güç kazandığı, kamusal kaynakların toplum yararına kullanıldığı, zenginliğin birkaç elde toplanmadığı ve üretimin yalnızca kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için örgütlendiği bir güç dengesi.

Türkiye'nin gerçek siyasi meselesi budur.

AKP'den sonra kimin geleceği elbette önemlidir.

Ama bundan daha önemli olan şudur:

AKP'den sonra hangi sınıfın çıkarlarının egemen olacağıdır.

Çünkü tarih, yalnızca hükümetler değiştiğinde değişmez.

Tarih, toplumsal güç ilişkileri değiştiğinde değişir.

 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi

Post

Kral Çıplak

Post

Barışın Yönünü Kim Belirleyecek?

Post

Krizden Kim Çıkacak? Kendi Gücünü Yaratan Bir Sınıf

Post

Çerçeve Yasa Sonrası Yeni Siyasal Zemin

Post

Kendi Havasını Yaratan Ateş

Post

Yeni Tarihsel Blok ve Karşı Hegemonya

Post

Hegemonya Krizi Çağında Türkiye: Devlet Biçiminin Dönüşümü ve Yeni Tarihsel Eşik

Post

Kriz Çağında Emek ve Sosyalizm Türkiye’de Eşitsizlik, Düzen ve Gelecek Mücadelesi

Post

Siyah Ayaklar, Beyaz Düzen

Post

Zirvelerin Takvimi Değil, Hayatın Ritmi

Post

NATO Zirvesi. Emperyalist Savaş Düzeni ve Halkın Alternatifi

Post

Rejimin Yeniden Yapılanması Karşısında Devrimci Alternatif

Post

Türkiye Sosyalist Hareketi Neden Yenilenmek Zorunda?

Post

Kriz ve Direniş

Post

Butlan Rejimi, Devlet Aklı ve Yoksulluğun Gölgesinde Türkiye

Post

Parçalı İsyanlar ve Krizin Yönetimi

Post

Emperyalist Kriz ve Sınıf Mücadelesi. NATO, Ortadoğu ve Türkiye

Post

Sistem, Mezhep ve Sınıf

Post

Fırtınayı Beklemek Değil, Dünyanın Tozunu Atmak

Post

Madencilerin Direnişi ve Düzenin Gerçeği

Post

Hakikat, Bilgi ve İktidar: Nereden Başlamalı?

Post

Emperyalist Yeniden Paylaşım, Militarizm ve Sınıf Mücadelesi

Post

Meydanlardan Yükselen Direniş

Post

Faşist Hareketi Besleyen Politikalar

Post

Kapitalizmin Yolu Savaşlara Çıkıyor

Post

Karanlıktan Çıkışın Yolu

Post

Basın Özgürlüğünü Savunalım

Post

Savaşların Karşısındaki Gençlik

Post

Gezi’nin Gücü, İktidarın Korkusu

Post

Avrupa’da Faşizm Hayaleti mi Dolaşıyor?

Post

İktidarın Krizi, Milliyetçilerin Saldırıları

Post

Yoksulluğun Karşısında Somut Politik Program

Post

İddiasını Yitirmiş Sosyalist Hareket

Post

Ortadoğu'nun Felaketi, İsrail

Post

Bir AKP Politikası: Sorunu Çözme, Ortadan Kaldır

Post

Gemisini Kurtaran Kaptan Olamayız

Post

Devrimin Güncelliği

Post

Yönetememe Krizinin Sonucu: Anayasa Tartışması

Post

Bölgesel Savaşlar Denklemi

Post

Yönetememe Krizi Derinleşiyor

Post

Sağlık Kamusal Bir Haktır

Post

Halkların Mücadelesi

Post

Bir Çöküş Hikayesi

Post

Tarihsel Çelişki

Post

Zor Zamanlar Devrimci Eylemi Gerektirir

Post

Suriye’deki Senaryolar

Post

İdeolojik Manipülasyonlarla Mücadelenin Yolu

Post

Gezi Güncelliğini Koruyor

Post

Yargı Bağımsızlığı Ayaklar Altında

Post

Gözde Sermayedarlar Devri

Post

“Güler Yüzlü Kapitalizm” Maskesi

Post

Farklı Mücadeleleri Kesiştirmek İçin

Post

Otoriterleşen Rejimlere Bakış

Post

Sosyalist Bir Alternatif İçin

Post

Gençlik Bu Düzene Direniyor

Post

Trump’ın Küresel Göçmen Politikalarıyla Faşizme Giden Yolu

Post

1968’den Bugüne Mücadelenin Sürekliliği

Post

Türkiye: Kriz, Direniş ve Gelecek

Post

Kapitalizmin Dijital Ağlarında Bir Heyula Dolaşıyor

Post

Ortadoğu’daki Çatışmaların Jeopolitik Sonuçları

Post

Kapitalizmin Çöküşüne Karşı Radikal Bir Yol Arayışı

Post

Filistin Direniyor, Dünya Suça Ortak Oluyor

Post

Krizin Derinliğinde Yaşayanlar, Direnişin Ucunda Yürüyenler

Post

Trump’ın Avrupa’sı: Faşizm, Savaş ve Yeni Düzen

Post

Gelişen Direnişlerin Dönüştürücü Potansiyeli

Post

Yıkılmayan Kentler İçin Rant Düzenini Yıkmalıyız

Post

Kilitlenme

Post

Yeni Egemenlik Rejimi

Post

Yaşamak İçin Direnmek Zorundayız

Post

Ortadoğu’da Yeni Oyun, Eski Hesaplar

Post

Zihinleri Teslim Alamazsınız

Post

Ortadoğu’da Dönüşüm ve Yeni Paradigmalar

Post

Avrupa’da Militarist Restorasyon ve Sınıf Savaşı

Post

Kriz Rejimi ve Direnişin Toplumsal Zemini

Post

CHP’ye Operasyonlar, Rejimin Krizi ve Emek Cephesi İhtiyacı

Post

Direnişi Susturamazsınız Gazze, Halkların Ortak İsyanıdır

Post

Kürt Sorunu Silahlı Mücadeleden Siyasal Yeniden Kuruluşa

Post

Ortadoğu’da Emperyalist Kaosun Anatomisi

Post

Devrimci Örgütlenme ve Kurucu Strateji

Post

Geçmişten Geleceğe Kürt Mücadelesi Tarihi

Post

Yeni Müesses Nizamın Krizi, Direnişin Praksisi

Post

Doğa Yanıyor, Rejim Susuyor

Post

Tarihsel Kırılma ve Devrimci Yeniden İnşa

Post

Bu Düzen Çöküyor, Devrimciler Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?

Post

Yeni Paylaşım Savaşı ve Halkların Direniş Hattı

Post

Sistem Çöküyor Kopuşun Zamanı Şimdi

Post

Mütevazı Bir Teklif 5.0

Post

Cumhuriyetin Çöküşü

Post

Kapitalist Çürüme ve Devrimci Program İhtiyacı

Post

Eğitimde Gericileşme ve Patriyarkanın Yeni Formları

Post

Kayyum Siyaseti ve Solun Sessizliği

Post

Faşizm ve Emperyalist Krizin Küresel Boyutu

Post

Çürüyen Düzenin Ortak Kaderi

Post

Meşruiyeti Çöken Düzen, Yükselen Devrim İhtimali

Post

Gazze Emperyalizm, Soykırım ve Direniş

Post

Kürt Meselesi ve Devrim

Post

Büyük Hırsızların Cumhuriyeti

Post

Karanlık Kentler

Post

Yaşlı Adamların Dünyası ve Doğan Tarihsel Özneler

Post

Kürt Meselesi ve Devletçi Paradigma

Post

Maskenin Ardından Bakmak

Post

Sömürü Ağları ve Sınırların Ötesindeki Emek

Post

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Post

EĞİTİM DEĞİL EMEK

Post

Panik ve Umut

Post

EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ

Post

İstisna Rejimi

Post

Kapitalizmin Derin Krizi ve İsviçre’de Emekçi Direnişinin Yükselişi

Post

Dünyayı Biz Kuracağız. Gençliğin Sınıfsal, Politik ve Örgütsel Görevi

Post

NATO ve 21. Yüzyılın Hegemonik Oyunları

Post

Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku

Post

İlke ile Refleks Arasında

Post

Türkiye’de Yoksulluk. Ekonomik Bir Hata mı, Bilinçli Bir Emek Rejimi mi?

Post

Faşizmin Yeniden Biçimlenmesi. Kriz Devleti, Hegemonya ve Türkiye

Post

Genişleyen Sınıf Kendi Adıyla Konuşuyor

Post

İktidarın Çürümesi ve Gürültünün Siyaseti

Post

Kapitalist Kriz ve Halkların Direnişi

Post

Hafızanın Keskinliği, Çelişkinin İzleri. Yalçın Küçük Üzerine

Post

Kapitalizmin Gıda Krizi

Post

Yıkıma Karşı Birlikte Mücadele

Post

Krizi Ancak Mücadele Aşabilir

Post

Kapitalizmin Krizleri

Post

Kapitalizmin İçinden Bir Olgu: Faşizm

Post

İnsanlığın Seçimi

Post

Yeni Bir Yüzyıl

Post

Emperyalizmin Savaştan Başka Planı Yok

Post

Tespit ve Çözüm

Post

Emperyalizmin Göçmen Planı

Post

Koşullar Mükemmel, Ya Biz?

Post

İnsanlığın Ortak Mirası

Post

Eğitimde Uçurumun Kıyısında

Post

Karanlığı Biz Durdurabiliriz

Post

Ülkenin Sorunlarıyla Uğraşmak Zorundayız

Post

Tek Yumruk Olalım

Post

Fransa'da Maske Düştü

Post

Bay Başkan

Post

Gereğini Yapacağız

Post

Siyasi İktidarın Enkazı

Post

Kavşaktayız

Post

Amok Koşucusu Nereye Koşuyor?

Post

Fişi Çekmeye Hazır mıyız?

Post

Masalın Sonunu Getireceğiz

Post

İtalya’da Sandıktan Ne Çıktı?

Post

‘Kral Çıplak’ Diyelim Kralı Gönderelim

Post

Bu Kış Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşır mı?

Post

Kapitalizm İçin İşler Yolunda Gitmiyor