Mantık Çarpıtılması
Kürt Sorununu Bugünün Toplumsal ve Siyasal İlişkileri İçinden Yeniden Düşünmek
Öğretmen: Si Fu, bize felsefenin ana sorunlarını anlat.
Si Fu: Nesneler bizim dışımızda, kendileri için, aynı zamanda biz olmaksızın mı vardır, bizimle birlikte midir?
Öğretmen: Hangi düşünce doğru peki?
Si Fu: Daha bir sonuca varılamadı.
Öğretmen: Filozofların çoğunluğu en sonunda hangi düşünceye daha çok eğilim gösteriyorlar?
Si Fu: Nesneler bizim dışımızda, kendileri için, aynı zamanda biz olmaksızın vardırlar.
Öğretmen: Sorun neden çözümsüz kaldı?
Si Fu: Soruna bir çözüm getirecek olan kongre, iki yüzyıldan beri olduğu gibi, San Irmağın kıyısındaki Mi Sang tapınağında toplandı. Soru şöyleydi: San Irmak gerçek mi, yoksa yalnız kafalarda mı var? Kongre sırasında San Irmak, dağlardaki karın erimesi yüzünden taştı ve tüm kongre üyeleri ile götürdü. Böylece nesnelerin bizim dışımızda, kendileri için aynı zamanda biz olmaksızın var oldukları kanıtlanamadı.
(Turandot ve Aklayıcılar Kongresi, Bertolt Brecht, Kaynak Yayınları.)
Brecht'in bu kısa anlatısı, düşüncenin gerçeklikle ilişkisine dair basit ama güçlü bir uyarıdır: Gerçekliği açıklamak için kurulan kavramlar, bir süre sonra gerçekliğin kendisinin yerine geçebilir. O noktadan sonra düşünce, dünyayı anlamaya değil, kendi kurduğu açıklamanın tutarlılığını kanıtlamaya başlayabilir.
Kürt sorununu bugün tartışırken karşılaşılan temel güçlüklerden biri de budur.
Mesele yalnızca eski kavramların eskimiş olması değildir. Asıl mesele, değişen toplumsal ilişkileri değişmemiş bir gerçekliğin kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktır.
Çünkü değişen yalnızca siyasal aktörler değildir. Üretim ilişkileri, sınıfsal yapı, emek rejimleri, kentleşme, göç, toplumsal yeniden üretim, siyasal temsil biçimleri ve uluslararası sermayenin bölgesel hareket tarzı da değişmiştir.
Bu nedenle Kürt sorununu yeniden düşünmek, geçmişin tartışmalarını bugünün kelimeleriyle tekrar etmekten ibaret olamaz. Sorunun üzerinde yükseldiği maddi ve toplumsal zeminin kendisini yeniden incelemek gerekir.
Değişen toplumsal zemin
Kürt sorununu yalnızca kimlik, güvenlik, demokrasi veya emperyalizm kategorilerinden biriyle açıklamak, farklı düzeylerdeki gerçeklikleri tek bir nedene indirgemek olur.
Toplumsal sorunlar böyle işlemez.
Son birkaç on yılda Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal yapısında meydana gelen dönüşümler, Kürt meselesinin üzerinde yükseldiği zemini de değiştirdi. Neoliberal yeniden yapılanma, tarımsal yapının çözülmesi, kentleşme, emek piyasalarının esnekleşmesi, kitlesel göç ve yeni sermaye birikim biçimleri Kürt toplumunun sınıfsal ve mekânsal yapısını dönüştürdü.
Dolayısıyla bugün “Kürt toplumu”ndan söz ederken homojen bir toplumsal bütün varsaymak mümkün değildir.
Ücretli emekçiler, küçük üreticiler, sermaye sahipleri, kamu çalışanları, işsiz gençler, profesyonel meslek grupları ve farklı kentleşme deneyimlerine sahip kesimler aynı ulusal aidiyeti paylaşabilir; fakat aynı ekonomik konumda değildir.
Bu durum ulusal sorunun önemini azaltmaz. Tam tersine, soruyu daha karmaşık hâle getirir:
Ulusal aidiyet ile sınıfsal konum hangi koşullarda birbirine eklemlenmektedir?
Marksist analiz açısından temel mesele budur.
Üretim ilişkileri ve toplumsal yeniden üretim
Kürt sorununu yalnızca siyasal haklar alanında ele almak eksik kalır. Fakat onu yalnızca ekonomik geri kalmışlığın sonucu olarak açıklamak da aynı ölçüde yetersizdir.
Üretim ilişkileri bu iki alanın birbirinden ayrılamayacağını gösterir.
Bir bölgenin hangi sektörlere bağlandığı, sermayenin nerelerde yoğunlaştığı, emeğin nasıl örgütlendiği, tarımsal üretimin nasıl dönüştüğü ve genç nüfusun hangi koşullarda işgücüne katıldığı siyasal ilişkilerden bağımsız değildir.
Bölgesel eşitsizlik bu nedenle yalnızca gelir farkı değildir. Sermayenin mekânsal örgütlenmesi, istihdam biçimleri, kamu hizmetleri, eğitim, göç ve toplumsal yeniden üretim koşullarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Burada soru yalnızca “bölgeye ne kadar yatırım yapıldığı” değildir. Daha temel soru şudur:
Nasıl bir üretim modeli kuruluyor ve bu model hangi sınıfsal ilişkileri yeniden üretiyor?
Çünkü sermaye yatırımı ile toplumsal gelişme aynı şey değildir. Bir bölgeye sermaye girişi eşitsizlikleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz; yatırımın niteliğine bağlı olarak düşük ücretli, güvencesiz veya bağımlı emek biçimlerini de yeniden üretebilir.
Bu nedenle ekonomik kalkınma meselesi, sınıfsal ilişkilerden bağımsız bir teknik kalkınma sorunu olarak ele alınamaz.
Ulusal kimlik ve sınıfsal farklılaşma
Ulusal sorun ile sınıf sorununun birbirinin yerine geçirilmesi teorik bir çıkmaz yaratır.
Ulusal kimlik; dil, tarih, kültür, siyasal aidiyet ve ortak toplumsal deneyim üzerinden güçlü bir kolektif bağ yaratabilir. Fakat aynı kimlik altında bulunan insanların üretim sürecindeki konumları aynı değildir.
Bir işçi ile sermaye sahibi aynı ulusal kimliği paylaşabilir; ancak ekonomik çıkarları farklıdır.
Bunun tersi de geçerlidir: Sınıfsal konum, ulusal veya kültürel eşitsizliklerin kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlamaz.
Dolayısıyla Marksist yaklaşımın görevi bu iki düzlemden birini diğerine indirgemek değil, aralarındaki somut bağlantıyı açıklamaktır.
Bu bağlantı, özellikle siyasal temsil alanında görünür hâle gelir. Bir ulusal hareket farklı sınıfsal kesimleri ortak bir siyasal kimlik altında birleştirebilir. Bu birleşmenin hangi talepler etrafında kurulduğu ve hangi toplumsal çıkarları öne çıkardığı ise ayrıca incelenmelidir.
Güvenlikten siyasete, siyasetten toplumsal ilişkilere
Kürt sorununun uzun süre güvenlik merkezli bir çerçevede ele alınması, meselenin toplumsal ve siyasal boyutlarının geri plana itilmesine yol açtı.
Bir sorun güvenlik kategorisi içinde tanımlandığında, farklı nitelikteki talepler aynı güvenlik mantığı içinde değerlendirilebilir. Böylece siyasal taleplerin içeriği yerine tehdit kategorisi öne çıkar.
Ancak güvenlik sorunlarının varlığını yok saymak da gerçekliği açıklamaz. Silahlı çatışma, şiddet ve güvenlik politikaları Kürt meselesinin tarihsel deneyiminin somut parçalarıdır.
Sorun, bunların bütün açıklamanın yerine geçirilmesidir.
Güvenlik siyaseti yalnızca sonuç üretmez; devlet-toplum ilişkilerini de yeniden biçimlendirir. Siyasal alanın daralması, yerel yönetimlerin işleyişi, kamusal kaynakların dağılımı ve gündelik hayat üzerindeki idari düzenlemeler bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu nedenle demokratikleşme meselesi yalnızca hukuki değişiklikler toplamı değildir. Aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl örgütlendiği sorusudur.
Temsil ve hegemonya
Bugün Kürt sorununu anlamak için yalnızca devletin ne yaptığına bakmak yeterli değildir. Toplumsal taleplerin nasıl temsil edildiği de sorunun bir parçasıdır.
Temsil, toplumsal gerçekliğin doğrudan aynası değildir. Talepleri seçer, onları belirli bir siyasal dil içinde birleştirir ve bazılarını diğerlerinden daha görünür hâle getirir.
Bu nedenle “Kürtlerin iradesi” gibi yekpare ifadeler dikkatle ele alınmalıdır. Kürt toplumu sınıfsal, kuşaksal, bölgesel ve siyasal olarak farklılaşmıştır. Hiçbir siyasal aktörün bu farklılıkların tamamını kendiliğinden temsil ettiği varsayılamaz.
Burada Gramsci'nin hegemonya kavramı açıklayıcıdır.
Hegemonya, farklı toplumsal çıkarların ortak bir siyasal anlam dünyası içinde birleştirilmesini ifade eder. Dolayısıyla mesele yalnızca hangi taleplerin bulunduğu değil, hangi taleplerin ortak ve meşru bir siyasal programa dönüştürülebildiğidir.
Bu yaklaşım, hem devlet politikalarının hem de Kürt siyasal hareketlerinin toplumsal etkisini daha somut biçimde incelemeyi mümkün kılar.
Barışın toplumsal içeriği
Barışı yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi olarak tanımlamak da sorunu daraltır.
Çatışmanın sona ermesi önemli bir siyasal dönüşüm olabilir; fakat toplumsal ilişkilerin kendiliğinden değiştiği anlamına gelmez.
Eğer bölgesel eşitsizlikler, siyasal dışlanma, güvencesiz emek, toplumsal yeniden üretim sorunları ve yurttaşlık alanındaki gerilimler devam ediyorsa, çatışmasızlık ile toplumsal çözüm arasında hâlâ bir mesafe vardır.
Bu nedenle barışı toplumsal ilişkilerin yeniden kurulması olarak düşünmek gerekir.
Buradaki mesele yalnızca devlet ile siyasal aktörler arasındaki ilişki değildir. İnsanların çalışma, yaşama, yerleşme, eğitim alma ve siyasal karar süreçlerine katılma koşulları da barışın toplumsal içeriğinin parçasıdır.
Böyle bakıldığında barış, yalnızca bir müzakere başlığı değil; üretim, bölüşüm, yurttaşlık ve temsil ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi meselesidir.
Emperyalizmi yeniden düşünmek
Kürt sorununu uluslararası güç ilişkilerinden koparmak mümkün değildir. Ancak emperyalizmi yalnızca dışarıdan gelen bir müdahale olarak kavramak da açıklama gücünü sınırlar.
Günümüz emperyalist ilişkileri sermaye hareketleri, finans, enerji ve lojistik hatları, bölgesel güvenlik mimarileri, devletlerarası rekabet ve askeri müdahaleler üzerinden birlikte işler.
Bu nedenle dış güçlerin bölgeye yönelik müdahaleleri elbette incelenmelidir. Fakat her gelişmeyi dış müdahalenin doğrudan sonucu olarak açıklamak, içerideki sınıfsal ve siyasal çelişkileri görünmez hâle getirebilir.
Asıl mesele, uluslararası ilişkiler ile iç toplumsal yapı arasındaki bağlantıyı kurmaktır.
Uluslararası sermaye, devlet, bölgesel sermaye grupları ve emek piyasaları birbirinden bağımsız alanlar değildir. Emperyalist ilişkilerin somut etkisi, bu bağlantıların içinde ortaya çıkar.
Dolayısıyla emperyalizm, iç çelişkilerin yerine konulacak tek açıklama değil; bu çelişkilerin uluslararası kapitalist sistemle hangi biçimlerde eklemlendiğini açıklayan bir düzey olarak ele alınmalıdır.
Teorinin gerçeklikle sınavı
Geçmişte sol içinde yaşanan tartışmaların önemli bir bölümü, gerçekliğin önceden kurulmuş teorik şemalara uydurulması tehlikesi etrafında dönüyordu.
Bugün aynı sorun farklı kavramlarla yeniden ortaya çıkabilir.
Bir gelişmeyi bütünüyle dış müdahaleye bağlamak da, belirli bir siyasal aktörün attığı her adımı toplumsal ilerlemenin kendisi saymak da aynı metodolojik probleme yol açabilir:
Gerçekliği açıklamak yerine, gerçekliği hazır bir açıklamaya uydurmak.
Brecht'in hikâyesi tam burada yeniden anlam kazanır.
San Irmağı hakkında tartışan kongre, ırmağın kendisini hesaba katmayı unutmuştur.
Bugün de teorik tartışmaların gerçek toplumsal hareketten kopması aynı sonucu doğurabilir.
Oysa toplumsal gerçeklik sabit değildir.
Üretim biçimleri, sınıf ilişkileri, sermaye birikimi, kentleşme, göç, siyasal temsil ve devlet-toplum ilişkileri değişir. Bu değişim, daha önce kurulmuş açıklamaların yeniden sınanmasını zorunlu kılar.
Teorinin görevi değişen gerçekliği eski kategorilere zorla yerleştirmek değil, değişimin kendi mantığını kavramaktır.
Sonuç. Irmağın kendisini görmek
Kürt sorununu bugün yeniden düşünmek, geçmişin bütün kavramlarını terk etmek anlamına gelmez. Fakat geçmişte kurulmuş açıklamaları dokunulmaz kabul etmek de Marksist bir yöntem değildir.
Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inde özellikle pratik ile düşünce arasındaki ilişkiye yaptığı vurgu, teorinin toplumsal pratiğin dışında ve ondan bağımsız bir konuma yerleştirilemeyeceğini hatırlatır.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, hazır bir siyasal formülü tekrarlamak değil, sorunun maddi temelini yeniden araştırmaktır.
Kürt sorununun bugünkü biçimini anlamak için üretim ilişkileri ile ulusal kimliği, sınıf yapısı ile yurttaşlığı, bölgesel eşitsizlik ile sermaye birikimini, güvenlik siyaseti ile devlet-toplum ilişkisini, temsil ile toplumsal farklılaşmayı ve bütün bunları uluslararası kapitalist sistemle birlikte düşünmek gerekir.
Bunlardan herhangi birini diğerlerinin yerine koymak açıklamayı kolaylaştırabilir; fakat gerçekliği eksiltir.
Asıl teorik mesele, bu farklı düzeylerin birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini gösterebilmektir.
Brecht'in hikâyesindeki kongre üyeleri San Irmağı hakkında hüküm vermeye çalışırken ırmağın kendisini unuturlar.
Bugün de benzer bir tehlike vardır:
Gerçekliğin yerine açıklamayı koymak.
Oysa ırmak akmaktadır.
Toplum değişmektedir.
Sınıflar yeniden biçimlenmektedir.
Üretim ilişkileri dönüşmektedir.
Siyasal özneler yeniden kurulmaktadır.
Dolayısıyla teori de bu hareketin içinde yeniden sınanmak zorundadır.
Mesele, gerçeği düşünceye uydurmak değil; düşünceyi gerçeğin hareketini kavrayabilecek hâle getirmektir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

263818514.webp)















263416437.webp)
















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































