Halkın Oyu Siyasetçinin Kişisel Mülkü Değildir
Halkın Oyu Siyasetçinin Kişisel Mülkü Değildir
İzmir, yerel iktidar ve sandığı aşan devrimci demokrasi
Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması, yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirmesi değildir. Bu gelişme, halkın seçimle ortaya koyduğu siyasal iradenin seçim sonrasında nasıl temsil edildiği ve yerel iktidarın kime ait olduğu sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
İzmir halkı, 2024 yerel seçimlerinde büyükşehir belediye başkanını CHP adayı olarak seçti. Cemil Tugay, Haziran 2026’da CHP’den istifa ederek bağımsız devam etti. 7 Ekim 2026’da ise AK Parti’ye katıldı; rozetini Recep Tayyip Erdoğan taktı.
Bütün bunlar olurken İzmir halkı yeniden sandığa gitmedi.
Cemil Tugay AK Parti’ye katıldı. İzmir halkı AK Parti’yi seçmedi.
AK Parti, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığını 2024 seçimlerinde kazanmadı. Ancak belediye başkanının parti değiştirmesiyle makamın siyasal adresi değişti. Bu durum, seçimle elde edilen temsil yetkisinin seçim sonrasında nasıl kullanılabileceği konusunda temel bir demokratik tartışma doğuruyor.
Bir belediye başkanının parti değiştirme hakkı ile seçmenden aldığı siyasal temsilin meşruiyeti aynı şey değildir. Seçilmiş makam, onu taşıyan siyasetçinin kişisel mülkü değildir. O makamın arkasında bir seçim, bir siyasal program ve toplumsal beklentiler vardır.
Siyasetçi parti değiştirebilir; ancak seçmenin iradesi onunla birlikte kendiliğinden yer değiştirmez.
Dün etik bulmadığı bugün nasıl açıklanacak?
Cemil Tugay’ın kendi geçmiş açıklamaları bu tartışmayı daha da önemli hale getiriyor.
Tugay, 13 Ağustos 2025’te Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun AK Parti’ye geçişi tartışılırken, kendisini CHP’ye oy veren seçmenlerin onayı olmadan parti değiştirmenin etik olmadığını söylemişti. Böyle bir davranışı normal karşılamadığını açıkça belirtmişti.
Bugün ise aynı tartışmanın öznesi kendisidir.
Dün başkaları için savunulan etik ölçü, bugün kişinin kendisi söz konusu olduğunda neden geçerli olmasın?
Bir siyasetçinin düşüncesini değiştirmesi mümkündür. Ancak siyasal tutum değişikliğinin gerekçeleri ve toplumsal sonuçları da sorgulanabilir olmalıdır. Dün savunulan ilke ile bugünkü tercih arasındaki çelişkiyi ortaya koymak, kişisel bir hesaplaşma değil, siyasal sorumluluk talebidir.
Çünkü demokrasi yalnızca siyasetçinin tercih yapabilmesi değildir. Seçmenin de kendisine verilen temsil yetkisinin nasıl kullanıldığını sorgulayabilmesidir.
Sandıkta kazanılamayan iktidar, siyasi transferle elde edilebilir mi?
İzmir’in son üç yerel seçiminde AK Parti büyükşehir belediye başkanlığını kazanamadı. Buna rağmen belediye başkanının parti değiştirmesiyle, seçimde elde edilemeyen siyasal sonuç bu kez seçim sonrasında ortaya çıktı.
Buradaki mesele, bireysel siyasi tercih hakkını yok saymak değildir. Mesele, bireysel tercihin halkın kolektif iradesi karşısındaki sınırlarını tartışmaktır.
Seçmen bir kişiyi yalnızca adı ve soyadı için seçmez. Bir partiye, programa, siyasal kimliğe ve toplumsal beklentiye de oy verir. Seçimden sonra bu bağın seçmene yeniden danışılmadan değiştirilmesi, temsil ilişkisinin niteliğini sorgulamayı zorunlu kılar.
Seçim, siyasetçiye sınırsız bir yetki devri değildir. Temsil, halka karşı sorumluluk gerektirir.
Hukuki olarak mümkün olan her davranış, siyasal ve etik açıdan tartışma dışı sayılamaz. Tam da bu nedenle, seçilmiş makamın hukuki statüsü ile o makamın taşıdığı toplumsal meşruiyet birbirinden ayrılmalıdır.
Mesele yalnızca Tugay değil, siyasal sistemin kendisidir
Bu gelişmeyi yalnızca Cemil Tugay’ın kişisel tercihiyle açıklamak, meselenin yapısal boyutunu gözden kaçırır.
Yerel yönetimler, merkezi devletin idari ve mali yetkilerinden bağımsız değildir. Belediyelerin kaynakları, yatırımları, hizmet kapasitesi ve hareket alanı daha geniş ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde şekillenir.
Bu nedenle şu sorular sorulmalıdır:
Merkezi iktidarla siyasi uyum, belediyelerin kaynaklara erişimini nasıl etkiliyor?
Yerel yönetimlerin mali ve idari bağımlılıkları, siyasal tercihleri üzerinde ne tür baskılar oluşturabiliyor?
Belediye başkanlarının siyasi gelecekleri ile merkezi iktidarın gücü arasındaki ilişki nasıl kuruluyor?
Özgür Özel, Tugay’ın AK Parti’ye geçiş sürecinde tehdit, şantaj ve baskı bulunduğunu ileri sürdü. Bu iddialar ciddi biçimde araştırılmalıdır. Ancak doğrulanmamış iddiaları kesinleşmiş olgular gibi sunmak doğru değildir.
Bununla birlikte, söz konusu iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak temel sorun ortadadır: Seçilmiş temsilcilerin siyasi tercihlerini hangi koşullarda belirlediği ve bu koşulların demokratik temsil üzerindeki etkisi.
Bir siyasi transferin asıl anlamı, yalnızca kimin hangi partiye geçtiğinde değil, bu değişikliğin hangi güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde aranmalıdır.
Sandığın ötesinde: Sınıf iktidarı ve belediye
Burjuva demokrasisi, siyasal iktidarın seçimlerle belirlendiğini söyler. Seçimler önemlidir; oy hakkı ve seçme özgürlüğü demokratik mücadelenin vazgeçilmez kazanımlarıdır.
Ancak kapitalist toplumda iktidar yalnızca sandıkta kurulmaz.
Devlette, sermayede, mülkiyette, bütçelerde, ihalelerde, imar kararlarında, kent rantında ve kamu kaynaklarının dağıtımında da kurulur.
Belediye de sınıf mücadelesinin alanıdır.
Hangi yatırımın yapılacağı, hangi hizmetin kamusal tutulacağı, hangi işin taşeronlaştırılacağı ve kent kaynaklarının kimlerin yararına kullanılacağı yalnızca teknik kararlar değildir. Bunlar farklı toplumsal sınıfların çıkarlarını doğrudan etkiler.
Bu nedenle devrimci siyasetin sorusu yalnızca “Kim yönetiyor?” değildir.
Kimin çıkarı için yönetiliyor?
Kent kimin için yeniden düzenleniyor? Kentsel dönüşümden kim kazanıyor? İmar kararları kimin yararına işliyor? Kamu ihalelerinden kimler faydalanıyor? Konut politikası barınma hakkını mı, gayrimenkulün yatırım değerini mi öncelemektedir?
Bir belediyenin başarısı yalnızca proje sayısıyla, yatırım büyüklüğüyle veya hizmetlerin görünürlüğüyle ölçülemez. Kamu kaynaklarının hangi toplumsal ihtiyaçlara göre dağıtıldığı da değerlendirilmelidir.
“Hizmet” kime, bütçe kimin için?
Otobüsü kim kullanıyor, çöpü kim topluyor, sokakları kim temizliyor, altyapıyı kim yapıyor?
Bu hizmetleri üretenler işçiler, emekçiler ve kamu çalışanlarıdır. Buna rağmen ürettikleri değerin nasıl kullanılacağına ilişkin karar süreçlerinde çoğu zaman sınırlı söz hakkına sahiptirler.
Ücret artışı istediklerinde bütçe yetersizliği gerekçe gösterilir. Toplu sözleşmelerde mali imkânlar öne çıkarılır. Grev söz konusu olduğunda ise tartışma çoğu zaman halkın mağduriyeti üzerinden yürütülür.
Belediyelerin gerçek mali kısıtları olabilir. Ancak bu kısıtların hangi harcamalara, hangi kesimlere ve hangi önceliklere göre uygulandığı da sorgulanmalıdır.
Mesele yalnızca bütçenin büyüklüğü değil, toplumsal kaynakların kimin için kullanıldığıdır.
Asgari ücretle geçinmeye çalışan, iş arayan, borçlarını ödemekte zorlanan ve barınma giderleri altında ezilen insanlar için belediye politikaları doğrudan yaşam koşullarıyla ilgilidir.
Bu nedenle “kimsesizlerin kimsesi olmak” gibi siyasi söylemler, somut politikalarla sınanmalıdır.
Kimlerin barınma sorunu çözülüyor? Hangi hizmetler erişilebilir hale geliyor? Belediye çalışanlarının çalışma koşulları nasıl düzenleniyor? Kamusal kaynaklar emekçilerin yaşamını kolaylaştırmak için mi kullanılıyor?
Bir siyasi söylemin gerçek karşılığı, onu dile getirenlerin sözlerinde değil, uygulanan politikalarda aranmalıdır.
Devrimci belediyecilik: İyi başkan değil, örgütlü halk
Devrimci belediyecilik, yalnızca doğru kişiyi seçmekten ibaret değildir.
Başkanı merkeze koymak yerine halkı merkeze koymaktır.
Bütçeyi halkın denetimine açmak, ihaleleri şeffaflaştırmak, belediye işçilerinin karar süreçlerinde söz sahibi olmasını sağlamak ve mahalle meclislerini etkili katılım mekanizmalarına dönüştürmektir.
Kent planlamasında rantı değil toplumsal ihtiyaçları esas almaktır. Konutu yalnızca yatırım aracı olarak değil, barınma hakkı olarak ele almaktır. Ulaşımı, suyu ve temel kamu hizmetlerini herkesin erişebileceği kamusal haklar olarak savunmaktır.
Bunların hiçbiri yalnızca bir belediye başkanının iyi niyetine bırakılamaz.
Çünkü kişisel iradeye dayanan yönetim, başkan değiştiğinde veya siyasal tercihler farklılaştığında aynı politikaların devam edeceğine dair güvence sunmaz.
Kalıcı güvence, örgütlü halkın karar süreçlerinde gerçek güç sahibi olmasıdır.
İşçiler, sendikalar, mahalle örgütleri ve kent sakinleri yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan seçmenler olmamalıdır. Belediyenin bütçesi, hizmetleri ve öncelikleri üzerinde sürekli söz sahibi olabilmelidirler.
Halkın katılımı, yalnızca görüş bildirmekten ibaret kalmamalıdır. Denetim, hesap sorma ve kararları etkileyebilme olanaklarıyla desteklenmelidir.
Devrimci perspektif burada başlar: Temsili demokrasinin kazanımlarını savunurken, halkın siyasal gücünü seçim dönemleriyle sınırlı olmaktan çıkarmak.
Asıl güvence: Örgüt, program ve kolektif irade
Bir partinin adayını belirlemesi, seçmenin o adaya oy vermesi ve seçimin kazanılması demokratik siyasetin önemli aşamalarıdır. Ancak bütün siyasal süreci tek bir kişinin inisiyatifine bırakmak, temsil ilişkisini kırılgan hale getirir.
Belediye başkanını seçmek, halkın kendi yönetim hakkını bütünüyle o kişiye devretmesi anlamına gelmemelidir.
Belediyeler tek tek kişilere bırakılırsa, kişiler de tek tek devşirilebilir.
Siyasal örgütlenme, ortak program ve kolektif denetim bu nedenle önemlidir. Gerçek güvence, yalnızca parti disiplini ya da hukuki düzenlemeler değildir. Halkın örgütlü gücü, ortak programı ve karar süreçlerine sürekli katılımıdır.
Bu, bireysel siyasi tercihlerin yasaklanması değil, kamusal gücün kişiselleştirilmesinin önlenmesidir.
Demokratik temsilin amacı, halkın iradesini siyasetçinin kişisel tasarrufuna dönüştürmek değil, halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmasını sağlamaktır.
Sandığı küçümsemek değil, sandığı aşmak
Devrimci siyaset sandığı küçümsemez. Seçme ve seçilme hakkını savunur. Demokratik kazanımların korunmasını önemser.
Ancak sandığı demokrasinin tamamı olarak da görmez.
Seçimler, üretim araçlarının mülkiyetini kendiliğinden değiştirmez; sermayenin ekonomik gücünü ortadan kaldırmaz ve devlet aygıtının sınıfsal ilişkilerini otomatik olarak dönüştürmez.
Bu nedenle seçimler önemlidir ama yeterli değildir.
Gerçek demokrasi, oy vermekle başlayıp oy vermekle bitmez.
Halkın işyerinde, mahallede, sendikada, kentte ve belediyede söz ve karar sahibi olması gerekir. Siyasal irade yalnızca seçim gecesi açıklanan sonuçlardan ibaret kalmamalı; gündelik yaşamı belirleyen ekonomik ve idari ilişkilerde de etkili olmalıdır.
Sandığı aşmak, oy hakkından vazgeçmek değildir. Seçimle elde edilen demokratik alanı daha geniş bir toplumsal katılım ve örgütlü mücadeleyle geliştirmektir.
Mesele Tugay değildir
Mesele yalnızca Cemil Tugay değildir. Mesele yalnızca AK Parti de değildir.
Asıl mesele, halkın siyasal iradesinin seçimden sonra hangi mekanizmalarla korunacağıdır.
Siyasal iktidar kişiselleştirildiğinde belediyeler, halkın ortak yaşamını düzenleyen kamusal kurumlar olmaktan çıkarak siyasi kariyerlerin basamağına dönüşebilir. Merkezi iktidarla yerel yönetimler arasındaki güç eşitsizliği, temsil ilişkilerini daha kırılgan hale getirebilir.
Bu nedenle tartışmayı yalnızca “Hangi parti belediyeyi yönetecek?” sorusuna indirgemek mümkün değildir.
Asıl soru şudur:
Belediyeyi kim yönetecek ve kimin çıkarı için yönetecek?
Sermaye mi? Siyasal iktidar blokları mı? Yoksa kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmak için örgütlenen halk mı?
Devrimci siyasetin yanıtı, yalnızca bir partinin diğerine üstün gelmesi değildir. Kamu kaynaklarının toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda kullanıldığı, emekçilerin söz sahibi olduğu ve halkın karar süreçlerini sürekli denetleyebildiği bir yönetim anlayışıdır.
Kentler siyasi transfer pazarları değildir.
Belediyeler siyasi kariyer basamakları değildir.
Kamu kaynakları siyasi sadakat karşılığında dağıtılacak bir iktidar aracına dönüştürülmemelidir.
Halkın oyu siyasetçinin kişisel sermayesi değildir.
Çünkü mesele yalnızca bir rozetin değiştirilmesi değildir. Mesele, seçilmiş makamların hangi toplumsal iradeyi temsil ettiği ve iktidarın gerçekte kimin elinde bulunduğudur.
Devrimci siyasetin temel sorusu da burada durmaktadır:
Kentleri sermaye ve siyasi iktidar blokları mı yönetecek, yoksa kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmak için örgütlenen halk mı?
Bu sorunun yanıtı yalnızca seçim gecelerinde verilmeyecektir. İşyerlerinde, mahallelerde, sendikalarda, halk meclislerinde ve kamusal yaşamın bütün alanlarında yürütülen örgütlü mücadelede de şekillenecektir.
Çünkü halk yalnızca oy veren bir kalabalık değildir.
Halk, kendi yaşamının ve toplumsal geleceğinin gerçek öznesi olmalıdır.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.





263818514.webp)












263416437.webp)


















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)











































