Barışın Yönünü Kim Belirleyecek?
Barışın Yönünü Kim Belirleyecek?
Kürt sorununa ilişkin tartışmalarda bugün iki farklı yaklaşım öne çıkıyor. İlk bakışta birbirine karşıt görünen bu yaklaşımlar, çoğu zaman aynı siyasal noktada buluşuyor: Kürt halkının kendi tarihini ve geleceğini belirleyen bir özne olduğunu görünmez kılıyorlar.
Bir tarafta Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerini kuşkuyla karşılayan, barış ve çözüm arayışlarını ülkenin bütünlüğüne tehdit olarak gören şovenist yaklaşım var. Diğer tarafta ise yaşanan her gelişmeyi bölgesel ve küresel güçlerin hesaplarına indirgeyen, Kürt halkının tarihsel deneyimini ve siyasal iradesini büyük devletlerin planlarının bir yan unsuruna dönüştüren yaklaşım.
Biri Kürt sorununu devletin güvenlik dili içinde eritiyor. Diğeri ise emperyalist hesapların içine yerleştirerek açıklamış olduğunu düşünüyor.
Oysa ne devletin resmi anlatısı ne de Ortadoğu’daki bütün gelişmeleri büyük güçlerin hamleleriyle açıklayan kolaycı jeopolitik, Kürt sorununu anlamaya yeter.
Çünkü Kürt sorunu yalnızca devletlerin, hükümetlerin ya da emperyalist merkezlerin politikalarının konusu değildir. Aynı zamanda bir halkın varlığına, kimliğine, eşitlik talebine, siyasal iradesine ve geleceğine ilişkin tarihsel bir meseledir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, süreci uzaktan seyretmek ya da daha başlamış her gelişmenin sonucunu şimdiden ilan etmek değildir. İçindeki güç ilişkilerini, tarihsel birikimi ve ortaya çıkan olanakları birlikte kavramaktır.
Çünkü siyasette anlamak, yalnızca olup biteni açıklamak değildir. Aynı zamanda hangi güçlerin ne yaptığını ve bu ilişkiler içinde nereden müdahale edilebileceğini görebilmektir.
Kürt halkı tarihin öznesidir
Kürt sorununa ilişkin tartışmaların önemli bir bölümünde Kürt halkının tarihsel deneyimi tali bir unsur haline getiriliyor. Sanki mesele yalnızca devletlerin politikalarından, bölgesel dengelerden ve emperyalist müdahalelerden ibaretmiş gibi konuşuluyor.
Oysa hiçbir halkın onlarca yıla yayılan mücadelesi yalnızca dış güçlerin müdahalesiyle açıklanamaz.
Kürt halkının tarihsel mücadelesi; Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren yaşanan inkâr ve eşitsizlik politikalarıyla, devletin uygulamalarıyla, bölgesel gelişmelerle ve Türkiye toplumunun geçirdiği dönüşümlerle birlikte ele alınmalıdır.
Elbette emperyalist güçler Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Devletler stratejik hesaplar yapıyor, bölgesel güçler nüfuz mücadelesi yürütüyor, büyük devletler Kürt sorununa farklı dönemlerde farklı politikalar geliştiriyor.
Fakat buradan Kürt halkının mücadelesinin emperyalizmin ürünü olduğu sonucu çıkmaz.
Bir halkın gerçek ve tarihsel sorunundan yararlanmaya çalışan emperyalist politikalar ile o halkın kendi özgürlük mücadelesi aynı şey değildir. Emperyalist güçler bir mücadeleye müdahale edebilir, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışabilir, bölgesel dengeleri değiştirmek isteyebilir. Ancak bunların hiçbiri o mücadelenin tarihsel nedenlerini ortadan kaldırmaz.
Kürt halkının varlığını, dilini, kimliğini ve eşitlik talebini emperyalist planların yan ürünü gibi görmek, sorunun gerçek kaynağını tersinden okumaktır.
İlk ilke bu nedenle açıktır:
Kürt halkı kendi tarihinin öznesidir.
“Amerikancı çözüm” tartışmasını doğru kurmak
“Amerikancı çözüm” kavramı, Kürt sorununa ilişkin gerçek bir tehlikeye işaret ediyor. Amerikan emperyalizmi Ortadoğu’da halkların özgürlüğünü kendi başına bir amaç olarak görmez. Bölgenin jeopolitik konumu, enerji kaynakları, askeri üstünlük, bölgesel dengeler ve küresel egemenlik stratejisi doğrultusunda hareket eder.
Dolayısıyla Amerikan emperyalizminin Kürt sorununa ilgisi ile Kürt halkının özgürlük arayışını birbirinden ayırmak gerekir.
Amerika’nın Kürtlerle ilişki kurması, Kürt halkının taleplerini gayrimeşru hale getirmez. Aynı şekilde Kürt hareketinin çeşitli dönemlerde Amerika tarafından muhatap alınması da hareketin bütün siyasal yönelimlerinin Amerikan çıkarları tarafından belirlendiğini kanıtlamaz.
Burada yapılması gereken kolay açıklamalara sığınmak değil, somut ilişkileri çözümlemektir.
Kürt halkı ne istiyor? Kürt hareketi hangi tarihsel koşullarda hangi politikaları geliştiriyor? Devlet hangi koşullarda geri adım atıyor? Hangi toplumsal güçler barış ihtimalini güçlendiriyor? Hangi güçler süreci kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor?
Asıl mesele bu soruları birlikte sorabilmektir.
Çünkü emperyalizmin müdahalesini görmek ile Kürt halkının kendi iradesini görmek birbirinin alternatifi değildir.
Emperyalizme karşı çıkmak, Kürt halkının siyasal iradesini reddetmenin gerekçesi olamaz.
Halkları jeopolitiğin nesnesine çevirmemek
Ortadoğu’ya dışarıdan bakan kimi yaklaşımlar bölgedeki bütün gelişmeleri büyük devletlerin hamleleri üzerinden açıklıyor.
Amerika ne istiyor? Rusya ne yapacak? İran hangi adımı atacak? Türkiye hangi ittifaka yönelecek? İsrail’in hesabı nedir?
Bu soruların sorulması gerekir. Fakat yalnızca bunları sormak yetmez.
Çünkü bu bakışın sonunda halklar tarihin öznesi olmaktan çıkar, üzerinde hesap yapılan nesnelere dönüşür.
Oysa şu sorular da aynı derecede önemlidir:
Kürt halkı ne istiyor?
Bu talep hangi tarihsel deneyimlerden doğuyor?
Kürt hareketi hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap vermeye çalışıyor?
Kürt toplumundaki sınıfsal ve siyasal çelişkiler nelerdir?
Kürt halkının özgürlük talebi hangi demokratik dönüşümlerin önünü açabilir?
Bu sorular sorulmadığında, emperyalizme karşı çıkarken bile halkların kendi iradesini küçümseyen bir konuma düşmek mümkündür.
Marksizm açısından bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Halkları tarihin nesnesi haline getiren hiçbir siyaset, yalnızca emperyalizme karşı olduğu için ilerici hale gelmez.
Barışı niyetlerden değil, güç ilişkilerinden okumak
Barış sürecine ilişkin en kolay tutumlardan biri, onun arkasındaki iktidar hesaplarını göstermek ve orada durmaktır.
Elbette iktidarın kendi çıkarları vardır. Devletin hesapları vardır. Bölgesel gelişmelerin ve emperyalist güçlerin etkisi vardır.
Bunların hepsini görmek gerekir.
Ama yalnızca bunları görmek, süreci anlamak değildir.
Çünkü siyaset, aktörlerin niyetlerinden ibaret değildir. Aynı zamanda güç ilişkilerinin yarattığı zorunluluklarla şekillenir.
Bir iktidarın demokratik inançlara sahip olmaması, onu belirli koşullarda belirli adımlar atmak zorunda bırakmayacağı anlamına gelmez. Devletin bir çözüm arayışına yönelmesi onun bütün karakterinin değiştiği anlamına gelmez. Bir müzakerenin başlaması da tarafların birbirine güvendiğini göstermez.
Ama bunların hiçbiri müzakerenin önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Bir tarafın samimiyetine güvenmeden onunla müzakere edilebilir. Devletin demokratikleştiğine inanmadan attığı bir adımın yarattığı siyasal alan kullanılabilir. Bir sürecin bütün sonuçlarını önceden onaylamadan barış yönündeki imkân savunulabilir.
Bu ilkesizlik değildir.
Bu, siyaseti niyetlerden değil, somut güç ilişkilerinden hareketle değerlendirmektir.
Suriye’de Şam ile Kürt siyasi ve askeri güçleri arasında gelişen yeni uzlaşma da bu çerçevede okunmalıdır. Bölgesel güvenlik düzenlemeleri, Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki etkisini genişletme arayışı, enerji ve ticaret hatları, nüfuz mücadeleleri ve devletler arasındaki rekabet bu sürecin dışındadır denemez.
Fakat Kürtlerin geleceğini yalnızca bu hesapların sonucu olarak görmek de aynı ölçüde eksik bir okumadır. Ortaya çıkan her yeni düzenleme, devletlerin ihtiyaçları kadar, Kürt halkının uzun mücadelelerle oluşmuş siyasal iradesi ve sahadaki gücü tarafından da biçimlenmektedir.
Asıl mesele, bölgesel güçlerin kurduğu dengeleri görürken halkların bu dengelerin edilgen nesneleri olmadığını unutmamaktır.
Başlangıç ile sonucu birbirine karıştırmamak
Barış sürecinin ulaştığı aşamayı olduğundan büyük görmek kadar, eksikleri nedeniyle başlangıç değerini küçümsemek de yanlıştır.
Bir sürecin başlaması, sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Ama başlamış olması da önemsiz değildir.
Yıllarca güvenlik ve savaş diliyle yönetilen bir meselenin siyasal ve hukuki zemine taşınması yeni bir mücadele alanı açabilir. Sürecin kapalı müzakerelerin konusu olmaktan çıkıp Meclis ve toplum düzeyinde tartışılan bir siyasal başlığa dönüşmesi, kendi başına demokratikleşme yaratmaz. Fakat demokratikleşme mücadelesinin kullanabileceği yeni olanaklar yaratabilir.
Bu nedenle iki ayrımı korumak gerekir:
Süreci desteklemek, sürecin bütün sonuçlarını peşinen onaylamak değildir.
Sürecin eksiklerini görmek, süreci reddetmek değildir.
Politik mesele tam da bu ikisini birbirinden ayırabilmektir.
Barışın öznesi kim olacak?
Burada meselenin en kritik noktasına geliyoruz.
Barış devletler arasında yapılabilir. Siyasal aktörler masaya oturabilir. Hukuki düzenlemeler hazırlanabilir.
Ama bunların hiçbiri toplumun barışın öznesi haline gelmesini kendiliğinden sağlamaz.
Barış yukarıdan kurulursa toplum onu yalnızca izleyen bir konuma düşebilir. Oysa kalıcı barışın gücü, toplumun kendi iradesini siyasal süreç içinde örgütleyebilmesinden gelir.
Bu nedenle yalnızca “Ne verilecek?” sorusunu sormak yetmez.
“Kim karar verecek?” sorusunu da sormak gerekir.
Kürt halkı kendi geleceğinin öznesi olabilecek mi?
Türk işçi ve emekçileri bu sürecin dışında mı kalacak?
Barış yalnızca siyasal temsilcilerin müzakere alanında mı kalacak?
Yoksa toplumun örgütlü güçleri sürece kendi talepleriyle müdahale edebilecek mi?
Barışın tarihsel yönünü bu sorular belirleyecektir.
Ulusal eşitlik ve sınıf mücadelesi
Kürt sorununu yalnızca ulusal bir mesele olarak görmek eksiktir. Fakat onu yalnızca sınıf sorununa indirgemek de aynı ölçüde eksiktir.
Kürt işçisi, Kürt olduğu için maruz kaldığı ulusal eşitsizliklerden bağımsız olarak sınıfsal sömürüye uğramaz. Türk işçisi de milliyetçiliğin sınıf üzerindeki etkisinden bağımsız değildir.
Aynı işyerinde çalışan Türk ve Kürt işçiler aynı patron karşısında aynı sömürü ilişkisine tabi olabilir. Fakat milliyetçilik bu ortaklığı parçalayabilir; işçilerin birbirini sınıf kardeşi değil, “öteki” olarak görmesine yol açabilir.
Bu nedenle Kürt sorununu görmezden gelen bir sınıf siyaseti, Türkiye işçi sınıfının gerçek maddi ve siyasal koşullarını kavrayamaz.
Ama bunun tersi de doğrudur. Kürt halkının özgürlük mücadelesini sınıfsal farklılıkların dışında, homojen bir toplumun mücadelesi olarak ele almak da yeterli değildir.
Kürt toplumu da sınıflardan oluşur. Kürt işçisinin, Kürt yoksulunun ve Kürt köylüsünün çıkarları ile Kürt sermaye gruplarının çıkarları aynı değildir.
Dolayısıyla mesele, ulusal eşitliği sınıfsal eşitsizliğin yerine koymak değil; ulusal eşitlik ile sınıfsal özgürleşmenin birbirini güçlendireceği bir siyasal zemin yaratmaktır.
Türk işçi sınıfı neden bu mücadelenin dışına çıkamaz?
Kürt sorununun demokratik çözümü yalnızca Kürt halkının meselesi değildir. Aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının kendi geleceğiyle ilgilidir.
Milliyetçilik yalnızca Kürtleri baskı altında tutan bir ideolojik araç değildir. Aynı zamanda Türk işçisini kendi sınıfsal çıkarlarının karşısına dikilen bir siyasal hatta sürükleyebilir.
Devletin savaş ve güvenlik politikaları da yalnızca Kürt illerinde sonuç yaratmaz. Otoriterleşme bütün topluma yayılır, güvenlikçi hukuk bütün muhalefet alanını daraltır, siyasal baskı genişler.
Dolayısıyla Kürt sorununda demokratik çözüm arayışı, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin dışında değildir. Tam tersine, onun en önemli tarihsel düğüm noktalarından biridir.
Bu nedenle Türk işçi ve emekçilerinin Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerine sahip çıkması bir “başkasına yardım” değildir.
Kendi özgürlüğü için mücadele etmektir.
Eleştiri nerede biter, siyaset nerede başlar?
Barış sürecine ilişkin eleştiri elbette gereklidir. Devletin sınırları gösterilmeli, eksikler ortaya konulmalı, Kürt hareketinin tercihleri tartışılmalı, emperyalist müdahaleler ve devletlerin hesapları görülmelidir.
Fakat eleştirinin kendisini siyasetsizliğe dönüştürmesine izin vermemek gerekir.
Her gelişmenin arkasındaki gizli hesabı bulduğunu sanmak siyaseten güçlü olmak değildir. Her adımın eksikliğini göstermek tek başına politik bir program oluşturmaz. Her aktöre aynı mesafede durmak da tarafsızlık anlamına gelmez.
Çünkü eşitsiz güç ilişkilerinin bulunduğu bir toplumda “herkese eşit mesafe”, çoğu zaman mevcut güç ilişkilerini olduğu gibi bırakır.
Sosyalist siyaset açısından mesele daha somuttur:
Hangi güç eziliyor?
Hangi talep demokratikleşmeyi genişletiyor?
Hangi mücadele halkların özneleşme kapasitesini artırıyor?
Hangi gelişme işçi sınıfının ortaklaşma olanaklarını büyütüyor?
Politik tutum bu sorular üzerinden belirlenmelidir.
Devletin barışı mı, halkların barışı mı?
Barışı savunmak, onun sınırlarını gizlemek değildir.
Devlet kendi çıkarlarını korumaya çalışacaktır. Sermaye yeni koşullara uyum sağlayacaktır. Emperyalist güçler bölgedeki hesaplarını sürdürecektir.
Tam da bu nedenle barışı toplumsallaştırmak gerekir.
Çünkü barış devletin projesi olarak kalırsa devletin ihtiyaçlarına göre biçimlenir. Barış halkların ve emekçilerin mücadelesi haline gelirse, içeriğini toplumun talepleri belirlemeye başlar.
Biz devletin barışını değil, halkların barışını savunuyoruz.
Devletin savaş politikalarının sona ermesi önemlidir. Ama bununla yetinmiyoruz.
Kürt halkının eşitliği, Türk ve Kürt emekçilerinin ortaklaşması, demokratik hakların genişlemesi, siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması, yerel demokrasinin güçlenmesi, işçi sınıfının örgütlenme hakkının genişlemesi, kadınların ve gençlerin özgürlük alanlarının büyümesi barışın toplumsal içeriğinin parçalarıdır.
Yeni dönem, yeni mücadele alanları
Silahların gölgesinin azalması yalnızca çatışmanın sona ermesi anlamına gelmez. Aynı zamanda bugüne kadar güvenlik gerekçesiyle ertelenen birçok toplumsal sorunun daha görünür hale gelmesi demektir.
Emek-sermaye çelişkisi ortadan kalkmayacak. İşsizlik ve yoksulluk kendiliğinden çözülmeyecek. Kadınların eşitsizliği sona ermeyecek. Ekolojik yıkım durmayacak. Devletin toplum üzerindeki hiyerarşik ilişkileri bir gecede ortadan kalkmayacak.
Bunların her biri yeni dönemin mücadele başlıklarıdır.
Bu nedenle barış süreci, sosyalistlerin siyaset alanını daraltan değil, doğru müdahale edildiğinde genişleten bir zemin olabilir.
Ama bu kendiliğinden gerçekleşmeyecektir.
İşyerlerinde örgütlü emek, mahallelerde ve kentlerde demokratik örgütlenmeler, kadınların, gençlerin, ekoloji hareketlerinin, sendikaların ve toplumsal muhalefetin kendi talepleriyle sürece katılması gerekir.
Barışın toplumsallaşması tam burada başlar.
Tarihsel yönü kim belirleyecek?
Kürt sorununun demokratik çözümü Türkiye’nin bütün sorunlarını bir anda çözmeyecektir. Fakat Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük tarihsel düğümlerden birini çözme imkânı yaratacaktır.
Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesini birbirinden ayırmamak gerekir.
Kürt halkının eşitliği ile Türk işçisinin özgürlüğü birbirinin karşısına konulamaz. Tam tersine, biri diğerinin önünü açabilir.
Ortaklaşmanın zemini yalnızca ortak acılar değildir. Daha önemlisi, ortak bir gelecek kurma ihtiyacıdır.
Bu ortak gelecek soyut bir “kardeşlik” söylemiyle değil, somut demokratik ve sınıfsal mücadelelerle kurulabilir.
Bugün asıl soru şudur: Tarihsel yönü kim belirleyecek?
Bir süreç başlamış olabilir. Bir devlet politikası değişebilir. Bir müzakere zemini oluşabilir. Bir çatışma dönemi kapanabilir.
Ama bunların hiçbiri sürecin tarihsel yönünü kendiliğinden belirlemez.
Tarihsel yönü, süreç içinde hangi toplumsal güçlerin ağırlık kazanacağı belirler.
Eğer halklar sürecin dışında kalırsa devlet belirleyici olur. Eğer toplum örgütsüz kalırsa bürokrasi belirleyici olur. Eğer işçi sınıfı kendi talepleriyle sürece müdahale edemezse sermaye yeni dönemin sınırlarını çizer.
Eğer Kürt halkının iradesi yalnızca temsilcilerinin müzakere gücüne indirgenirse demokratik çözümün toplumsal zemini daralır.
Ama halklar örgütlenirse, emekçiler kendi talepleriyle sürece girerse, Kürt halkının eşitlik mücadelesi Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesiyle birleşirse barış başka bir tarihsel anlam kazanır.
O zaman mesele yalnızca savaşın bitmesi olmaktan çıkar.
Yeni bir toplumsal mücadele döneminin başlangıcı haline gelir.
Ne Amerikancı çözüm ne çözümsüzlük
Önümüzde iki seçenek varmış gibi davranmak zorunda değiliz:
Ya emperyalizmin çizdiği çözüm ya çözümsüzlük.
Ya devletin istediği biçimde bir barış ya savaşın sürmesi.
Ya Kürt hareketinin bütün politikalarını koşulsuz onaylamak ya da ona karşı mesafeli durmak.
Bu ikiliklerin hiçbirini kabul etmiyoruz.
Kürt halkının mücadelesinin meşruiyetini savunmak, onun her politik tercihini tartışılmaz görmek değildir.
Amerikan emperyalizminin bölgesel hesaplarını teşhir etmek, Kürt halkının özgürlük taleplerini reddetmek değildir.
Devletin hesaplarını görmek, barış sürecini reddetmek değildir.
Barış sürecini savunmak, devletin politikalarına güvenmek değildir.
Sınıf mücadelesini savunmak, Kürt sorununu ertelemek değildir.
Tam tersine, bütün bu ayrımları kurabildiğimiz ölçüde bağımsız bir sosyalist politika geliştirebiliriz.
Barış bir bekleme hali değil, mücadele alanıdır
Bugün önümüzde açılan yolu ne kutsallaştırmak ne de küçümsemek gerekiyor.
Onu anlamak, içindeki çelişkileri görmek ve bu çelişkiler üzerinde siyaset yapmak gerekiyor.
Barışın yolu düz olmayacak. Devletin direnci, sermayenin hesapları, emperyalist müdahaleler, bölgesel savaşların basıncı ve süreç içindeki geri adımlar olacaktır.
Bütün bunlar barış ihtimalini değersizleştirmez. Tam tersine, barışın neden güçlü bir toplumsal mücadeleye ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Bizim görevimiz uzaktan bakıp sürecin nereye gideceğini tahmin etmek değildir.
Görevimiz, hangi yöne gitmesi gerektiği konusunda toplumsal bir güç yaratmaktır.
Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerinin yanında duracağız. Türk ve Kürt emekçilerinin ortaklaşmasının önündeki milliyetçi duvarlara karşı mücadele edeceğiz. Amerikan emperyalizminin ve bütün bölgesel güçlerin halklar üzerindeki hesaplarını teşhir edeceğiz. Ama bunu Kürt halkının kendi iradesini küçümseyerek yapmayacağız.
Devletin hesaplarını göreceğiz. Ama devletin attığı her adımı aynı kefeye koyarak barış ihtimalini reddetmeyeceğiz.
Sürecin eksiklerini söyleyeceğiz. Ama eksikleri gerekçe göstererek çözümsüzlüğü yeniden üretmeyeceğiz.
Barışı savunacağız. Ama onu yalnızca devletler arasındaki bir anlaşma olarak görmeyeceğiz.
Çünkü barışın gerçek anlamı yalnızca savaşın sona ermesi değildir.
Asıl mesele, savaşın ardından nasıl bir toplum kurulacağıdır.
Kürt halkının eşitliği, Türk ve Kürt emekçilerinin ortaklaşması, demokratik özgürlüklerin genişlemesi ve toplumun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması aynı mücadelenin parçalarıdır.
Bu nedenle barış bizim için bir bekleme hali değil, mücadele alanıdır.
Sürecin nereye gideceğini masada oturanların niyetleri tek başına belirlemeyecektir. Belirleyici olan, toplumun ne ölçüde örgütleneceği, emekçilerin kendi talepleriyle ne ölçüde sürece müdahale edeceği ve halkların kendi gelecekleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacağıdır.
Yol açılmıştır. Şimdi mesele, o yolu kimin yürüyeceği ve nereye götüreceğidir.
Barışın yönünü devletin hesapları, sermayenin ihtiyaçları ya da emperyalist güçlerin planları belirlememelidir.
Barışın yönünü halkların ve emekçilerin örgütlü mücadelesi belirlemelidir.
İşte sosyalist siyasetin önündeki görev budur: Süreci seyretmek değil, onun içinde kendi siyasal iradesini ve toplumsal gücünü yaratmak.
Çünkü tarih bize hazır yollar vermez.
Yol, yürüyenlerin mücadelesi içinde oluşur
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.


















263416437.webp)









243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)









































