Sessizlik Kader Değil
Sessizlik Kader Değil
Bir ülkede ekonomik ve siyasi krizler derinleşirken toplumun geniş kesimlerinin sessiz kalması, ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Geçim koşulları ağırlaşır, emekçilerin alım gücü düşer, gelecek belirsizleşir; ancak toplumsal tepki çoğu zaman yaşanan sorunların boyutuyla örtüşmez. Bu sessizlik, yaşananların kabullenildiği anlamına gelmez. Geçim mücadelesinin yarattığı yorgunluk, baskı korkusu ve birlikte hareket etmenin mümkün olduğuna duyulan inancın zayıflaması, insanları sessizliğe itebilir.
Ancak sessizliği yalnızca bireysel korkularla açıklamak, sorunun sınıfsal ve siyasal boyutunu gözden kaçırır. Asıl mesele, insanların neden sustuğu kadar, onları sessizliğe iten koşulların nasıl üretildiğidir. Çünkü toplumsal hoşnutsuzluğun varlığı, kendiliğinden örgütlü bir mücadeleye dönüşeceği anlamına gelmez. İnsanların yaşadıkları sorunları ortak bir deneyim olarak görmeleri, bu sorunların nedenlerini anlayabilmeleri ve birlikte değiştirebileceklerine inanmaları gerekir.
Geçim derdi ve sınıfsal ilişkiler
Geçim mücadelesi, insanın yalnızca cebini değil, zamanını, enerjisini ve itiraz etme kapasitesini de tüketir. Gelirinin büyük bölümünü kiraya, faturalara ve temel ihtiyaçlara ayıran bir emekçi için yarınını güvence altına almak, çoğu zaman bugünü atlatma çabasına dönüşür. İşini kaybetme korkusu, borç yükü ve güvencesizlik, hak aramanın bedelini ağırlaştırır. İnsanlar bazen haksızlığa uğradıkları için değil, o haksızlığa karşı çıkmanın sonuçlarını göze alamadıkları için susar.
Bu koşullarda sessizlik, kişisel bir tercih olmaktan çıkarak toplumsal ilişkilerin ürettiği bir sonuca dönüşür. Emeğiyle zenginliği yaratanlarla bu zenginliğin üretimi, paylaşımı ve denetimi üzerinde söz sahibi olanlar arasındaki eşitsizlik, yalnızca gelir dağılımında değil, insanların kendi yaşamlarını belirleme olanaklarında da ortaya çıkar.
Krizin yükü emekçilerin, işsizlerin, emeklilerin ve küçük üreticilerin sırtına binerken ekonomik gücü elinde tutan kesimler kendilerini koruyacak araçlara daha kolay ulaşabilir. Ekonomik kaynaklara erişimdeki eşitsizlik, siyasal kararlar üzerinde etkili olma ve kamusal alanda sesini duyurma olanaklarını da belirler. Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal güç ve toplumsal söz hakkındaki eşitsizliği besler.
Bu nedenle geçim derdini yalnızca ücretlerin yetersizliği ya da hayat pahalılığı üzerinden ele almak eksik kalır. Sorulması gereken, toplumsal zenginliği kimin ürettiği kadar, bu zenginliğin nasıl paylaşıldığı ve insanların kendi yaşamlarını belirleyen kararlar üzerinde ne kadar söz sahibi olduğudur.
AKP iktidarı ve sermaye düzeni
Türkiye'de yaşanan sorunları yalnızca yanlış kararlarla ya da kötü yönetimle açıklamak yeterli değildir. AKP iktidarının politikaları; sermaye birikimini önceleyen ekonomik tercihler, kamusal kaynakların kullanımı ve siyasal gücün merkezileşmesiyle birlikte değerlendirilmelidir. Mesele yalnızca ekonomik krizin nasıl yönetildiği değil, krizin maliyetinin kimlere yüklendiği ve mevcut düzenin hangi çıkarları koruduğudur.
Güvencesiz çalışma, emek üzerindeki baskı, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller ve kamusal hizmetlerin piyasa ilişkilerine açılması, toplumsal eşitsizliği derinleştiren başlıca dinamiklerdir. Sorun yalnızca belirli kesimlerin zenginleşmesi değil, ekonomik kaynakların ve siyasal kararların kimin yararına işlediğidir.
Kimlikler ve kutuplaşmalar üzerinden yürüyen siyaset de ortak sınıfsal çıkarların görünürlüğünü azaltabilir. Benzer ücret baskıları, barınma sorunları ve güvencesizliklerle yaşayan insanlar birbirlerini rakip olarak görmeye yöneltildiğinde, eşitsizliği üreten ilişkiler geri planda kalır. İnsanlar arasındaki ayrılıklar büyürken onları aynı sorunlarla karşı karşıya bırakan koşullar sorgulanmadan kalabilir.
Bu tablo, toplumsal hoşnutsuzluğun neden her zaman değişim yönünde sonuç vermediğini de açıklar. Öfke birikebilir, iktidara duyulan tepki yaygınlaşabilir; ancak bu tepkinin hangi yönde ilerleyeceği, ortak taleplerin nasıl kurulacağına ve hangi siyasal alternatifin güç kazanacağına bağlıdır.
Dolayısıyla bu düzenin aşılması, yalnızca iktidarın değişmesine değil, toplumsal itirazın örgütlü bir güce dönüşmesine de bağlıdır. Örgütsüz hoşnutsuzluk, ne kadar yaygın olursa olsun, tek başına kalıcı bir siyasal ve toplumsal dönüşüm yaratamaz.
Fon krizi. Finansal kazanç, toplumsal kayıp
Yatırım fonları çevresinde gündeme gelen kriz, finansal denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik sorunlarını yeniden tartışmaya açıyor. Tasarruflarını bu araçlara emanet eden insanların karşı karşıya kaldığı belirsizlik, finansal sistemin kimin çıkarlarına hizmet ettiği sorusunu da gündeme getiriyor.
İddialarla hukuken kanıtlanmış sorumlulukları birbirinden ayırmak gerekir. Ancak bu gereklilik, denetim mekanizmalarının nasıl işlediğinin, risklerin nasıl dağıtıldığının ve olası kayıplardan kimin sorumlu olduğunun araştırılmasını engellemez. Aksine, güvenilir bir değerlendirme için işlemlerin, kararların ve denetim süreçlerinin açıklığa kavuşturulması gerekir.
Mesele yalnızca yatırımcıların para kaybetmesi değildir. Finansal kazançların kimlere aktarıldığı, risklerin kimlerin üzerinde kaldığı ve kamu kurumlarının bu süreçleri ne ölçüde denetlediği de sorgulanmalıdır. Kazançların özel kesimlerde toplanırken kayıpların sıradan yurttaşlara bırakılması, toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirebilir.
Finansal varlıkların büyümesi, üretimin, istihdamın ve toplumsal refahın aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmez. Paranın finansal piyasalarda el değiştirmesiyle toplumun gerçek ihtiyaçlarını karşılayan üretimin gelişmesi aynı şey değildir. Kaynakların üretken yatırımlara, teknolojiye ve toplumsal ihtiyaçlara yöneltilmesi; finansal sistemin bağımsız ve etkili biçimde denetlenmesi gerekir.
Bu nedenle fon krizi, yalnızca mali bir sorun olarak görülemez. Aynı zamanda ekonomik gücün, toplumsal kaynakların ve kamusal sorumluluğun nasıl yönetildiğine ilişkin siyasal bir meseledir. Finansal sistemin güvenilirliği, yalnızca piyasaların işleyişine değil, toplumun bu sistem üzerinde ne ölçüde denetim kurabildiğine de bağlıdır.
Demokrasi ve sınıfsal eşitsizlik
Demokrasi, yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir. Örgütlenme, ifade özgürlüğü, sendikal haklar, bağımsız basın ve karar süreçlerine katılım, demokratik yaşamın temel koşullarıdır. İnsanların seçimlerde oy kullanabilmesi kadar, seçimler arasındaki dönemde de haklarını savunabilmesi ve kamusal kararları etkileyebilmesi önemlidir.
Hukuk önünde eşitlik, ekonomik ve toplumsal güç eşitsizlikleri hesaba katılmadan eksik kalır. Geçim derdiyle boğuşan bir insanla ekonomik kaynaklarını, medyaya erişimini ve siyasal bağlantılarını kullanabilen bir grubun kamusal alandaki etkisi aynı değildir. Hakların yasalarla tanınması, bu hakları kullanabilmek için gereken koşulların da eşit olduğu anlamına gelmez.
Demokratik hakların biçimsel olarak var olmasıyla insanların bu hakları fiilen kullanabilmesi arasındaki mesafe, sınıfsal eşitsizliğin siyasal yaşamdaki karşılıklarından biridir. İşini kaybetme korkusuyla konuşamayan, geçim koşulları nedeniyle örgütlenmeye zaman ayıramayan ya da sesini duyurabileceği kanallardan yoksun bırakılan insanların özgürlükleri, kâğıt üzerinde tanınmış olsa da gündelik yaşamda sınırlanabilir.
Bu nedenle demokrasi mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrılamaz. İnsanların korkmadan konuşabilmesi, örgütlenebilmesi ve haklarını arayabilmesi, hukuki güvencelerin yanı sıra ekonomik güvenceye ve toplumsal dayanışmaya da bağlıdır. Siyasal özgürlüklerin toplumsal eşitlikle desteklenmediği yerde demokrasi eksik kalır.
Demokrasiyi güçlendirmek, yalnızca siyasal iktidarın sınırlandırılmasını değil, insanların işyerlerinden üniversitelere, mahallelerden kamusal kurumlara kadar hayatlarını etkileyen kararlara katılabilmesini de gerektirir. Söz hakkının toplumsal temeli genişlemeden, demokratik hakların herkes için aynı ölçüde kullanılabilir olması mümkün değildir.
Bağımsızlık, güvenlik ve barış
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026'da imzalanan ortak savunma anlaşması, ülkenin dış politika ve güvenlik tercihlerini yeniden tartışmaya açtı. Anlaşma, taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yönelik sayılmasını ve üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin geliştirilmesini öngörüyor.
Böylesi anlaşmalar yalnızca diplomatik ilişkiler ya da askerî iş birliği çerçevesinde ele alınamaz. Kapsamları, yükümlülükleri ve olası sonuçları, ülkenin dış politika tercihleri ve bölgesel dengeler üzerindeki etkileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu kararların kamuoyunun bilgisi ve demokratik denetim çerçevesinde tartışılması, toplumsal sorumluluğun bir gereğidir.
Güvenlik, yalnızca askerî kapasite ve ittifaklarla sağlanamaz. Halkın yaşam koşulları, ekonomik bağımsızlık, demokratik kurumlar ve ülkenin kendi kararlarını verebilme kapasitesi de güvenliğin temel unsurlarıdır. Ekonomik açıdan kırılgan, toplumsal eşitsizlikleri derinleşmiş ve demokratik denetim kanalları zayıflamış bir ülkenin güvenlik anlayışı da kaçınılmaz olarak tartışmalı hâle gelir.
Bağımsızlık, yalnızca devletin dış politikada hareket serbestisine sahip olması değildir. Halkın ülkenin kaynakları ve geleceği üzerinde söz sahibi olmasıdır. Bir ülkenin kendi kararlarını verebilme kapasitesi, ekonomik kaynaklarını nasıl kullandığıyla ve bu kararların hangi toplumsal ihtiyaçlara dayandığıyla da ilgilidir.
Bu nedenle barış ve güvenlik politikaları, askerî tercihlerle sınırlı kalmadan toplumsal ihtiyaçlar, bölgesel istikrar ve halkların ortak çıkarları temelinde tartışılmalıdır. Güvenliği yalnızca silahlanma ve ittifaklar üzerinden tanımlamak, toplumların refahını ve demokratik iradesini güvenliğin dışında bırakmak anlamına gelir.
Devrimci düşünce ve sosyalist alternatif
Devrimci düşünce, eşitsizliği teşhir etmekle yetinemez; onu üreten ilişkilerin nasıl dönüştürülebileceğini de ortaya koymalıdır. Mevcut düzene yönelik itirazın toplumsal bir alternatifle buluşamadığı yerde hoşnutsuzluk kalıcı bir değişimin önünü açmakta yetersiz kalır. İnsanların yalnızca neye karşı çıktıklarını değil, nasıl bir yaşamı mümkün kılmak istediklerini de görebilmeleri gerekir.
Sosyalizm, bu noktada yalnızca mevcut düzene yönelik bir itiraz değil, üretimin, toplumsal zenginliğin ve karar alma gücünün toplum yararına yeniden örgütlenmesini hedefleyen bir alternatif olarak anlam kazanır.
Sosyalist bir perspektif; üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini, emeğin yarattığı zenginliğin adil paylaşımını, temel ihtiyaçların piyasanın insafına terk edilmemesini ve ekonomik kararların demokratik denetimini esas alır. Amaç, yalnızca yoksulluğu hafifletmek değil, yoksulluğu ve eşitsizliği yeniden üreten toplumsal ilişkileri dönüştürmektir.
Bunun için çalışanların üretim ve yatırım kararlarında söz sahibi olduğu, kamusal kaynakların toplumun ortak ihtiyaçlarına yöneltildiği ve temel hizmetlere herkesin erişebildiği bir düzenin inşası gerekir. Ekonomik kararların yalnızca kâr beklentisine göre alınmadığı, toplumsal ihtiyaçların üretimin ve paylaşımın temel ölçütlerinden biri hâline geldiği bir düzen, sosyalist alternatifin somut içeriğini oluşturur.
Ancak bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. Emekçilerin, gençlerin, işsizlerin, kadınların ve güvencesiz çalışanların ortak talepler etrafında örgütlenmesi gerekir. Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, bağımsız medya ve dayanışma ağları, dağınık tepkilerin ortak bir toplumsal güce dönüşebileceği alanlardır.
Bu örgütlenmelerin önemi yalnızca mücadele dönemlerinde ortaya çıkmaz. İnsanların birlikte karar alma, ortak kaynakları yönetme ve kendi yaşam koşullarını değiştirme deneyimi kazanması da dönüşümün bir parçasıdır. Toplumsal iradenin güçlenmesi, insanların kendilerini yalnızca ekonomik ve siyasal kararların sonuçlarına katlanan kişiler olarak değil, bu kararları değiştirebilecek özneler olarak görmeleriyle mümkündür.
Sosyalizm, bu anlamda geleceğe ilişkin soyut bir vaat değildir. Ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı, toplumsal kaynakları ortak ihtiyaçlara yöneltmeyi ve demokrasiyi ekonomik yaşamı da kapsayacak biçimde genişletmeyi hedefleyen bir mücadele ve inşa sürecidir.
Sessizliği aşmak
Toplumsal değişim, insanların bir gün aniden cesaretlenmesiyle değil, birlikte hareket etmenin mümkün olduğuna dair güvenin yeniden kurulmasıyla gelişir. İşyerlerindeki hak mücadeleleri, mahallelerdeki dayanışma, ortak talepler ve bağımsız söz üretme çabası, örgütlü bir toplumsal iradenin zeminini oluşturur.
İnsanlar yaşadıkları sorunların yalnızca kendilerine özgü olmadığını gördüklerinde, bireysel çaresizlik ortak bir arayışa dönüşebilir. Bir işçinin ücret mücadelesi, bir kiracının barınma hakkı talebi, bir öğrencinin eğitim koşullarına ilişkin itirazı ve bir emeklinin insanca yaşam mücadelesi, birbirinden kopuk meseleler değildir. Hepsi, toplumsal kaynakların nasıl paylaşıldığı ve insanların kendi yaşamları üzerinde ne kadar söz sahibi olduğu sorusuyla ilişkilidir.
Güvenceli çalışma, adil ücret, erişilebilir konut, nitelikli kamusal hizmetler, özgür basın ve kamu kaynaklarının denetlenmesi bu nedenle ortak bir mücadelenin parçalarıdır. Bu taleplerin karşılık bulması, yalnızca doğru politikaların belirlenmesine değil, bu politikaları hayata geçirecek toplumsal gücün örgütlenmesine de bağlıdır.
Sessizlik kader değildir. Ancak onu aşmak, yalnızca konuşmayı değil, insanların birlikte hareket edebileceği örgütlü ve kalıcı yapılar kurmayı gerektirir. Ekonomik eşitsizlikleri üreten ilişkiler sorgulanmadan, siyasal güç demokratik denetime açılmadan ve toplumsal zenginlik toplumun ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenmeden kalıcı bir dönüşüm sağlanamaz.
Asıl mesele, yalnızca kimin yönettiğini değiştirmek değildir. Kimin ürettiği, kimin karar verdiği ve toplumsal zenginliğin kimin yararına kullanıldığı sorularına verilen yanıtları değiştirmektir.
Sessizliği aşmak, insanların kendi sorunlarını ortak bir mücadele içinde tanıması, birlikte karar alma iradesini geliştirmesi ve toplumun kendi geleceğini kurabileceği örgütlü bir güce dönüşmesiyle mümkündür.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
260216424.webp)





263818514.webp)











263416437.webp)



















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)











































