Post

Fon Krizi. Birkaç Kişinin Değil, Bir Düzenin Meselesi

Fon Krizi. Birkaç Kişinin Değil, Bir Düzenin Meselesi

Bir finansal skandal ortaya çıktığında ilk soru genellikle bellidir. Kim yaptı?

Elbette bu soru önemlidir. Kimlerin hangi işlemleri yaptığı, kimlerin sorumluluğu bulunduğu, paranın nereye gittiği ve hukuken kimlerin hesap vermesi gerektiği ortaya çıkarılmalıdır.

Ama Türkiye’de yaşanan fon krizini yalnızca bu sorularla açıklamak yeterli değildir.

Asıl soru şudur.

Böyle bir şey nasıl mümkün oldu?

Çünkü birkaç kişinin yaptığı iddia edilen işlemlerden söz ediyor olabiliriz. Fakat yüz binlerce insanı ilgilendiren bir finansal yapının bu noktaya gelebilmesi, yalnızca kişisel açgözlülükle açıklanamaz.

Bunun arkasında kurallar vardır. Kurumlar vardır. Denetim mekanizmaları vardır. Ve bütün bunların üzerinde, Türkiye’de kamu gücünün nasıl örgütlendiğini belirleyen siyasal düzen vardır.

Bu nedenle fon krizini yalnızca birkaç yöneticinin hikâyesine indirgemek, meselenin en önemli bölümünü görmezden gelmek olur.

Kriz 17 Eylül'de başlamadı

17 Eylül 2026'da Sermaye Piyasası Kurulu'nun yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar vermesiyle kriz görünür hale geldi. SPK'nın açıklamasına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu.

Fakat sorun o gün başlamadı.

SPK, 18 Eylül'de yaptığı açıklamada, 2025'in son çeyreğinde özellikle bazı serbest fonlar ve para piyasası fonları aracılığıyla, belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların fiili dolaşım oranı düşük hisselerde, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini açıkladı.

SPK'nın kendi açıklamasına göre bu konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine geldi. Ardından yeni düzenlemeler için çalışmalar yürütüldü ve yatırım fonlarına ilişkin rehber 28 Ağustos 2026'da güncellendi.

O halde soru yalnızca “Ne oldu?” değildir.

Risk ne zaman görüldü? Ne zaman müdahale edilmesi gerektiği düşünüldü? Ve neden bütün bu süreç, ancak yüz binlerce yatırımcı doğrudan etkilendikten sonra büyük bir kriz olarak karşımıza çıktı?

Tam burada bireysel fail sorusundan kurumsal sorumluluk sorusuna geçiyoruz.

Para kaybolmaz; değer el değiştirir

Finansal krizlerde en kolay kullanılan cümlelerden biri “para kayboldu” cümlesidir.

Oysa asıl sorulması gereken şudur.

Kim kaybetti, kim kazandı ve değer hangi mekanizmalar üzerinden el değiştirdi?

Burada yalnızca tasfiye edilen fonların bugünkü değerine bakmak yetmez. Fonların hangi varlıkları nasıl değerlediği, bu varlıkların hangi koşullarda el değiştirdiği ve tasfiye sürecinin yatırımcıların nihai kaybını nasıl etkileyeceği de önemlidir.

SPK, tasfiye sürecindeki fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesini gerekçe göstererek üç aylık tasfiye süresini altı aya çıkardı. Kurul ayrıca altı aylık sürenin tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini belirtti.

1 Ekim'de ise yeni bir adım geldi: SPK, tasfiye kararından önceki dönemde katılma payı satışları sonucunda fahiş kazanç elde eden ve bunu gönüllü olarak iade etmek isteyenler için her fon adına ayrı hesaplar açıldığını duyurdu. İade edilen tutarlar yalnızca ilgili fonun tasfiye malvarlığına dahil edilecek ve yatırımcılara yapılacak ödemelerde kullanılacak.

Bu nedenle bugün kesin bir zarar hesabından önce daha temel bir soruya ihtiyaç var:

Bu süreçte oluşan değer nasıl dağıldı?

Çünkü mesele yalnızca ne kadar paranın kaybedildiği değil, riskin kimin üzerinde kaldığıdır.

Peki devlet nerede?

Yatırımcı, parasını yalnızca bir portföy yöneticisine emanet etmez.

Bir sisteme güvenir.

O sistemin kurallarına, denetimine, açıklamalarına ve kamu otoritesinin müdahale kapasitesine güvenir.

Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu yalnızca birkaç yöneticinin davranışları üzerinden okumak, devletin ve düzenleyici kurumların sorumluluğunu tartışmanın dışında bırakmak olur.

Burada Erdoğan döneminde şekillenen kamu yönetimi ve ekonomik karar alma mimarisi özellikle önem kazanıyor.

Türkiye Varlık Fonu'nun mevcut yönetim kurulunun başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunuyor. TVF'nin portföyünde Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank, Borsa İstanbul, Türkiye Sigorta, Türk Hava Yolları, PTT, BOTAŞ ve Türkiye Petrolleri gibi çok sayıda stratejik kamu varlığı bulunuyor.

Bu tablo tek başına herhangi bir suçun kanıtı değildir.

Ama çok daha büyük bir soruyu gündeme getirir:

Kamu varlıklarının, finansal piyasaların ve düzenleyici kurumların birbirleriyle bu kadar iç içe geçtiği bir yapıda bağımsız denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik nasıl güvence altına alınacaktır?

Sorun tam da buradadır.

Bir düzen, birkaç kişinin toplamı değildir

Yaşananları “birkaç kişi açgözlü davrandı” diyerek açıklamak kolaydır.

Bu açıklama aynı zamanda rahattır.

Çünkü bütün sorumluluğu birkaç kişinin üzerine yüklediğinizde, o kişilerin hareket edebildiği ortamı sorgulamak zorunda kalmazsınız.

Oysa ekonomik suçların ve finansal manipülasyonların ortaya çıkabilmesi için yalnızca suç işleme iradesi yetmez.

Bilgiye erişim, sermayeye erişim, karar alma kanallarına yakınlık, kurumlarla ilişkiler ve denetimin nasıl işlediği de belirleyicidir.

Dolayısıyla mesele sadece “Kim yaptı?” değildir.

Kimlerin bunu yapabilecek konuma gelmesine izin veren koşullar vardı?

Ve daha önemlisi:

Bu koşullar neden zamanında ortadan kaldırılmadı?

Erdoğan döneminin temel sorusu. Güç nerede toplandı?

Burada fon krizinin kendisini aşan bir siyasal meseleyle karşı karşıyayız.

2018 sonrasında Türkiye'nin yürütme yapısı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında daha merkezi bir biçimde örgütlendi. Aynı dönemde kamu varlıklarının yönetiminde Türkiye Varlık Fonu'nun ağırlığı arttı.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı olması, kamu bankalarından Borsa İstanbul'a, sigortacılık sektöründen enerji ve ulaştırmaya uzanan geniş bir ekonomik varlık alanının tek bir kurumsal yapı altında toplanması, bu merkezileşmenin somut örneklerinden biridir.

Buradan doğrudan “şu işlem Erdoğan'ın talimatıyla yapıldı” sonucu çıkarılamaz.

Ama siyasal sorumluluk zaten yalnızca doğrudan talimat vermekle başlamaz.

Bir siyasal iktidarın sorumluluğu, aynı zamanda nasıl bir kurumlar düzeni kurduğu, yetkileri nasıl dağıttığı ve bu düzenin ne ölçüde denetlenebilir olduğu sorusudur.

Bu nedenle fon krizini Erdoğan'dan ve onun döneminde kurulan siyasal-idari yapıdan tamamen bağımsız, yalnızca birkaç özel şirket yöneticisinin meselesi olarak görmek mümkün değildir.

Asıl tartışılması gereken, ekonomik gücün, kamu gücünün ve karar alma yetkisinin hangi kurumsal yapı içinde toplandığıdır.

İktidar çevresinde oluşan ayrıcalık düzeni

Türkiye'de uzun yıllardır tartışılan mesele yalnızca tek tek yolsuzluk iddiaları değildir.

Daha geniş mesele, siyasi iktidar ile ekonomik güç arasındaki mesafenin ne kadar korunduğudur.

Bir ülkede kamu kaynaklarına, kamu bankalarına, stratejik şirketlere, lisanslara, büyük ölçekli yatırımlara ve düzenleyici kararlara erişim belirli çevrelerde yoğunlaşıyorsa, ortaya yalnızca ekonomik bir eşitsizlik çıkmaz.

Aynı zamanda bir ayrıcalık düzeni ortaya çıkar.

Bu düzenin içinde kimlerin güç kazandığı, kimlerin kamu kararlarına daha kolay erişebildiği ve kimlerin ekonomik risklerden korunabildiği soruları sorulmadan, Türkiye'deki finansal krizleri yalnızca piyasanın teknik problemleri olarak açıklamak mümkün değildir.

Fon krizi bu yapının tamamı değildir.

Ama onun önemli göstergelerinden biridir.

Görünen yüzünde fonlar, portföy şirketleri ve piyasa işlemleri vardır.

Arka planda ise denetim, siyasal güç, ekonomik çıkar ve kamu kaynaklarının nasıl yönetildiği sorunu durmaktadır.

Kamu kimin?

Burada daha temel bir meseleye geliyoruz.

Devletin kurumları, kamu bankaları, stratejik şirketler ve kamuya ait varlıklar herhangi bir siyasi iktidarın kişisel mülkü değildir.

Bunlar toplumun ortak varlıklarıdır.

Türkiye Varlık Fonu'nun kendi açıklamasına göre bugün portföyünde 36 şirket, iki lisans ve taşınmazlar bulunuyor; finans, ulaştırma, enerji, teknoloji, tarım, madencilik ve gayrimenkul gibi çok sayıda alan bu yapının içinde yer alıyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir fon krizinin nasıl yönetileceği değildir.

Mesele, toplumun ortak varlıklarının hangi şeffaflık ve denetim mekanizmalarıyla yönetileceğidir.

Kamu ile iktidar arasındaki sınırlar zayıfladığında başka bir sorun ortaya çıkar: Kamu gücünün toplumsal denetimden ne ölçüde bağımsızlaştığı.

O zaman devlet kurumu ile iktidar kurumu, kamu yararı ile siyasi tercih ve kamu varlığı ile siyasi tasarruf arasındaki sınırlar bulanıklaşabilir.

Fon krizinin bize gösterdiği önemli meselelerden biri de budur.

Kaybeden neden hep sıradan insan oluyor?

Fonlara para yatıran herkes spekülatör değildi.

İnsanların önemli bir bölümü, düzenlenmiş bir finansal sisteme ve kamu otoritesinin denetimine güvenerek tasarruflarını değerlendirdi.

Bu nedenle bugün yalnızca “yatırımcı risk aldı” demek yeterli değildir.

Çünkü riskin dağılımı hiçbir zaman nötr değildir.

Bilgiye daha erken ulaşabilen, piyasa mekanizmalarını daha iyi okuyabilen ve karar alma süreçlerine daha yakın olanlarla, tasarrufunu güvenli olduğunu düşündüğü bir ürüne yatıran sıradan yurttaş aynı risk konumunda değildir.

O halde soruyu biraz daha açık soralım:

Risk neden aşağıya doğru dağılıyor da, güç ve kazanç yukarı doğru yoğunlaşıyor?

Bu soru, fon krizini aşan bir sorudur.

Mesele yalnızca fonlar değil

Bugün tartıştığımız fonlar yarın başka bir alanda karşımıza çıkabilir.

Çünkü kurumlar güçlü değilse, denetim bağımsız değilse, kamu gücü yeterince şeffaf değilse ve ekonomik kararların kim tarafından, hangi ilişkiler içinde alındığı toplum tarafından görülemiyorsa, aynı sorun farklı biçimlerde yeniden üretilebilir.

Bu yüzden gerçek bir hesaplaşma yalnızca birkaç kişinin soruşturulmasıyla tamamlanamaz.

Elbette hukuki sorumluluğu bulunan herkes hesap vermelidir.

Ama bunun yanında şu sorular da sorulmalıdır:

Denetim neden zamanında çalışmadı?

Risk neden büyüdü?

Kurumlar neden müdahale etmekte gecikti?

Kamu gücü ile ekonomik güç arasındaki sınırlar neden bu kadar geçirgen hale geldi?

Ve bütün bunların hesabını kim, kime verecek?

Bunlar sorulmadan yapılacak her hesaplaşma eksik kalır.

Sonunda yine aynı yere geliyoruz.

Böyle bir şey nasıl mümkün oldu?

Bu sorunun cevabı birkaç kişinin davranışlarında başlayabilir.

Ama orada bitmez.

Çünkü mesele birkaç kişinin yaptığı bir işten ibaret değildir.

Mesele, birkaç kişinin bunu yapabilmesini mümkün kılan kurumsal ve siyasal düzendir.

Ve gerçek hesaplaşma yalnızca failleri bulmakla değil, o düzenin nasıl kurulduğunu, gücün nerede toplandığını, denetimin neden zayıfladığını ve bu düzenin kimlere ne tür ayrıcalıklar ürettiğini görünür kılmakla başlar.

 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Fon Krizi. Birkaç Kişinin Değil, Bir Düzenin Meselesi

Post

Yapay Zekânın Distopyası ve Kapitalizmin Geleceği

Post

Mantık Çarpıtılması

Post

Berlin’de Sandık Değişti. Somut Program Seçmenin Yönünü Çevirdi

Post

Ailem Güvende, Ya Yurttaş?

Post

Faşizm İktidara Gelmeden Önce Kazanır

Post

Hayatı Geri Almak

Post

Zenginliğin Soyu, Yoksulluğun Kaderi

Post

Kral Çıplak

Post

Barışın Yönünü Kim Belirleyecek?

Post

Krizden Kim Çıkacak? Kendi Gücünü Yaratan Bir Sınıf

Post

Çerçeve Yasa Sonrası Yeni Siyasal Zemin

Post

Siyah Ayaklar, Beyaz Düzen

Post

Hegemonya Krizi Çağında Türkiye: Devlet Biçiminin Dönüşümü ve Yeni Tarihsel Eşik

Post

Kriz ve Direniş

Post

Kriz Çağında Emek ve Sosyalizm Türkiye’de Eşitsizlik, Düzen ve Gelecek Mücadelesi

Post

Butlan Rejimi, Devlet Aklı ve Yoksulluğun Gölgesinde Türkiye

Post

Parçalı İsyanlar ve Krizin Yönetimi

Post

Emperyalist Kriz ve Sınıf Mücadelesi. NATO, Ortadoğu ve Türkiye

Post

Sistem, Mezhep ve Sınıf

Post

Fırtınayı Beklemek Değil, Dünyanın Tozunu Atmak

Post

Madencilerin Direnişi ve Düzenin Gerçeği

Post

Hakikat, Bilgi ve İktidar: Nereden Başlamalı?

Post

Emperyalist Yeniden Paylaşım, Militarizm ve Sınıf Mücadelesi

Post

Türkiye Sosyalist Hareketi Neden Yenilenmek Zorunda?

Post

Rejimin Yeniden Yapılanması Karşısında Devrimci Alternatif

Post

Meydanlardan Yükselen Direniş

Post

NATO Zirvesi. Emperyalist Savaş Düzeni ve Halkın Alternatifi

Post

Yeni Tarihsel Blok ve Karşı Hegemonya

Post

Zirvelerin Takvimi Değil, Hayatın Ritmi

Post

Kendi Havasını Yaratan Ateş

Post

Faşist Hareketi Besleyen Politikalar

Post

Kapitalizmin Yolu Savaşlara Çıkıyor

Post

Karanlıktan Çıkışın Yolu

Post

Basın Özgürlüğünü Savunalım

Post

Savaşların Karşısındaki Gençlik

Post

Gezi’nin Gücü, İktidarın Korkusu

Post

Avrupa’da Faşizm Hayaleti mi Dolaşıyor?

Post

İktidarın Krizi, Milliyetçilerin Saldırıları

Post

Yoksulluğun Karşısında Somut Politik Program

Post

İddiasını Yitirmiş Sosyalist Hareket

Post

Ortadoğu'nun Felaketi, İsrail

Post

Bir AKP Politikası: Sorunu Çözme, Ortadan Kaldır

Post

Gemisini Kurtaran Kaptan Olamayız

Post

Devrimin Güncelliği

Post

Yönetememe Krizinin Sonucu: Anayasa Tartışması

Post

Bölgesel Savaşlar Denklemi

Post

Yönetememe Krizi Derinleşiyor

Post

Sağlık Kamusal Bir Haktır

Post

Halkların Mücadelesi

Post

Bir Çöküş Hikayesi

Post

Tarihsel Çelişki

Post

Zor Zamanlar Devrimci Eylemi Gerektirir

Post

Suriye’deki Senaryolar

Post

İdeolojik Manipülasyonlarla Mücadelenin Yolu

Post

Gezi Güncelliğini Koruyor

Post

Yargı Bağımsızlığı Ayaklar Altında

Post

Gözde Sermayedarlar Devri

Post

“Güler Yüzlü Kapitalizm” Maskesi

Post

Farklı Mücadeleleri Kesiştirmek İçin

Post

Otoriterleşen Rejimlere Bakış

Post

Sosyalist Bir Alternatif İçin

Post

Gençlik Bu Düzene Direniyor

Post

Trump’ın Küresel Göçmen Politikalarıyla Faşizme Giden Yolu

Post

1968’den Bugüne Mücadelenin Sürekliliği

Post

Türkiye: Kriz, Direniş ve Gelecek

Post

Kapitalizmin Dijital Ağlarında Bir Heyula Dolaşıyor

Post

Ortadoğu’daki Çatışmaların Jeopolitik Sonuçları

Post

Kapitalizmin Çöküşüne Karşı Radikal Bir Yol Arayışı

Post

Filistin Direniyor, Dünya Suça Ortak Oluyor

Post

Krizin Derinliğinde Yaşayanlar, Direnişin Ucunda Yürüyenler

Post

Trump’ın Avrupa’sı: Faşizm, Savaş ve Yeni Düzen

Post

Gelişen Direnişlerin Dönüştürücü Potansiyeli

Post

Yıkılmayan Kentler İçin Rant Düzenini Yıkmalıyız

Post

Kilitlenme

Post

Yeni Egemenlik Rejimi

Post

Yaşamak İçin Direnmek Zorundayız

Post

Ortadoğu’da Yeni Oyun, Eski Hesaplar

Post

Zihinleri Teslim Alamazsınız

Post

Ortadoğu’da Dönüşüm ve Yeni Paradigmalar

Post

Avrupa’da Militarist Restorasyon ve Sınıf Savaşı

Post

Kriz Rejimi ve Direnişin Toplumsal Zemini

Post

CHP’ye Operasyonlar, Rejimin Krizi ve Emek Cephesi İhtiyacı

Post

Direnişi Susturamazsınız Gazze, Halkların Ortak İsyanıdır

Post

Kürt Sorunu Silahlı Mücadeleden Siyasal Yeniden Kuruluşa

Post

Ortadoğu’da Emperyalist Kaosun Anatomisi

Post

Devrimci Örgütlenme ve Kurucu Strateji

Post

Geçmişten Geleceğe Kürt Mücadelesi Tarihi

Post

Yeni Müesses Nizamın Krizi, Direnişin Praksisi

Post

Doğa Yanıyor, Rejim Susuyor

Post

Tarihsel Kırılma ve Devrimci Yeniden İnşa

Post

Bu Düzen Çöküyor, Devrimciler Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?

Post

Yeni Paylaşım Savaşı ve Halkların Direniş Hattı

Post

Sistem Çöküyor Kopuşun Zamanı Şimdi

Post

Mütevazı Bir Teklif 5.0

Post

Cumhuriyetin Çöküşü

Post

Kapitalist Çürüme ve Devrimci Program İhtiyacı

Post

Eğitimde Gericileşme ve Patriyarkanın Yeni Formları

Post

Kayyum Siyaseti ve Solun Sessizliği

Post

Faşizm ve Emperyalist Krizin Küresel Boyutu

Post

Çürüyen Düzenin Ortak Kaderi

Post

Meşruiyeti Çöken Düzen, Yükselen Devrim İhtimali

Post

Gazze Emperyalizm, Soykırım ve Direniş

Post

Kürt Meselesi ve Devrim

Post

Büyük Hırsızların Cumhuriyeti

Post

Karanlık Kentler

Post

Yaşlı Adamların Dünyası ve Doğan Tarihsel Özneler

Post

Kürt Meselesi ve Devletçi Paradigma

Post

Maskenin Ardından Bakmak

Post

Sömürü Ağları ve Sınırların Ötesindeki Emek

Post

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Post

EĞİTİM DEĞİL EMEK

Post

Panik ve Umut

Post

EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ

Post

İstisna Rejimi

Post

Kapitalizmin Derin Krizi ve İsviçre’de Emekçi Direnişinin Yükselişi

Post

Dünyayı Biz Kuracağız. Gençliğin Sınıfsal, Politik ve Örgütsel Görevi

Post

NATO ve 21. Yüzyılın Hegemonik Oyunları

Post

Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku

Post

İlke ile Refleks Arasında

Post

Türkiye’de Yoksulluk. Ekonomik Bir Hata mı, Bilinçli Bir Emek Rejimi mi?

Post

Faşizmin Yeniden Biçimlenmesi. Kriz Devleti, Hegemonya ve Türkiye

Post

Genişleyen Sınıf Kendi Adıyla Konuşuyor

Post

İktidarın Çürümesi ve Gürültünün Siyaseti

Post

Kapitalist Kriz ve Halkların Direnişi

Post

Hafızanın Keskinliği, Çelişkinin İzleri. Yalçın Küçük Üzerine

Post

Kapitalizmin Gıda Krizi

Post

Yıkıma Karşı Birlikte Mücadele

Post

Krizi Ancak Mücadele Aşabilir

Post

Kapitalizmin Krizleri

Post

Kapitalizmin İçinden Bir Olgu: Faşizm

Post

İnsanlığın Seçimi

Post

Yeni Bir Yüzyıl

Post

Emperyalizmin Savaştan Başka Planı Yok

Post

Tespit ve Çözüm

Post

Emperyalizmin Göçmen Planı

Post

Koşullar Mükemmel, Ya Biz?

Post

İnsanlığın Ortak Mirası

Post

Eğitimde Uçurumun Kıyısında

Post

Karanlığı Biz Durdurabiliriz

Post

Ülkenin Sorunlarıyla Uğraşmak Zorundayız

Post

Tek Yumruk Olalım

Post

Fransa'da Maske Düştü

Post

Bay Başkan

Post

Gereğini Yapacağız

Post

Siyasi İktidarın Enkazı

Post

Kavşaktayız

Post

Amok Koşucusu Nereye Koşuyor?

Post

Fişi Çekmeye Hazır mıyız?

Post

Masalın Sonunu Getireceğiz

Post

İtalya’da Sandıktan Ne Çıktı?

Post

‘Kral Çıplak’ Diyelim Kralı Gönderelim

Post

Bu Kış Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşır mı?

Post

Kapitalizm İçin İşler Yolunda Gitmiyor