Fon Krizi. Birkaç Kişinin Değil, Bir Düzenin Meselesi
Fon Krizi. Birkaç Kişinin Değil, Bir Düzenin Meselesi
Bir finansal skandal ortaya çıktığında ilk soru genellikle bellidir. Kim yaptı?
Elbette bu soru önemlidir. Kimlerin hangi işlemleri yaptığı, kimlerin sorumluluğu bulunduğu, paranın nereye gittiği ve hukuken kimlerin hesap vermesi gerektiği ortaya çıkarılmalıdır.
Ama Türkiye’de yaşanan fon krizini yalnızca bu sorularla açıklamak yeterli değildir.
Asıl soru şudur.
Böyle bir şey nasıl mümkün oldu?
Çünkü birkaç kişinin yaptığı iddia edilen işlemlerden söz ediyor olabiliriz. Fakat yüz binlerce insanı ilgilendiren bir finansal yapının bu noktaya gelebilmesi, yalnızca kişisel açgözlülükle açıklanamaz.
Bunun arkasında kurallar vardır. Kurumlar vardır. Denetim mekanizmaları vardır. Ve bütün bunların üzerinde, Türkiye’de kamu gücünün nasıl örgütlendiğini belirleyen siyasal düzen vardır.
Bu nedenle fon krizini yalnızca birkaç yöneticinin hikâyesine indirgemek, meselenin en önemli bölümünü görmezden gelmek olur.
Kriz 17 Eylül'de başlamadı
17 Eylül 2026'da Sermaye Piyasası Kurulu'nun yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar vermesiyle kriz görünür hale geldi. SPK'nın açıklamasına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu.
Fakat sorun o gün başlamadı.
SPK, 18 Eylül'de yaptığı açıklamada, 2025'in son çeyreğinde özellikle bazı serbest fonlar ve para piyasası fonları aracılığıyla, belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların fiili dolaşım oranı düşük hisselerde, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini açıkladı.
SPK'nın kendi açıklamasına göre bu konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine geldi. Ardından yeni düzenlemeler için çalışmalar yürütüldü ve yatırım fonlarına ilişkin rehber 28 Ağustos 2026'da güncellendi.
O halde soru yalnızca “Ne oldu?” değildir.
Risk ne zaman görüldü? Ne zaman müdahale edilmesi gerektiği düşünüldü? Ve neden bütün bu süreç, ancak yüz binlerce yatırımcı doğrudan etkilendikten sonra büyük bir kriz olarak karşımıza çıktı?
Tam burada bireysel fail sorusundan kurumsal sorumluluk sorusuna geçiyoruz.
Para kaybolmaz; değer el değiştirir
Finansal krizlerde en kolay kullanılan cümlelerden biri “para kayboldu” cümlesidir.
Oysa asıl sorulması gereken şudur.
Kim kaybetti, kim kazandı ve değer hangi mekanizmalar üzerinden el değiştirdi?
Burada yalnızca tasfiye edilen fonların bugünkü değerine bakmak yetmez. Fonların hangi varlıkları nasıl değerlediği, bu varlıkların hangi koşullarda el değiştirdiği ve tasfiye sürecinin yatırımcıların nihai kaybını nasıl etkileyeceği de önemlidir.
SPK, tasfiye sürecindeki fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesini gerekçe göstererek üç aylık tasfiye süresini altı aya çıkardı. Kurul ayrıca altı aylık sürenin tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini belirtti.
1 Ekim'de ise yeni bir adım geldi: SPK, tasfiye kararından önceki dönemde katılma payı satışları sonucunda fahiş kazanç elde eden ve bunu gönüllü olarak iade etmek isteyenler için her fon adına ayrı hesaplar açıldığını duyurdu. İade edilen tutarlar yalnızca ilgili fonun tasfiye malvarlığına dahil edilecek ve yatırımcılara yapılacak ödemelerde kullanılacak.
Bu nedenle bugün kesin bir zarar hesabından önce daha temel bir soruya ihtiyaç var:
Bu süreçte oluşan değer nasıl dağıldı?
Çünkü mesele yalnızca ne kadar paranın kaybedildiği değil, riskin kimin üzerinde kaldığıdır.
Peki devlet nerede?
Yatırımcı, parasını yalnızca bir portföy yöneticisine emanet etmez.
Bir sisteme güvenir.
O sistemin kurallarına, denetimine, açıklamalarına ve kamu otoritesinin müdahale kapasitesine güvenir.
Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu yalnızca birkaç yöneticinin davranışları üzerinden okumak, devletin ve düzenleyici kurumların sorumluluğunu tartışmanın dışında bırakmak olur.
Burada Erdoğan döneminde şekillenen kamu yönetimi ve ekonomik karar alma mimarisi özellikle önem kazanıyor.
Türkiye Varlık Fonu'nun mevcut yönetim kurulunun başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunuyor. TVF'nin portföyünde Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank, Borsa İstanbul, Türkiye Sigorta, Türk Hava Yolları, PTT, BOTAŞ ve Türkiye Petrolleri gibi çok sayıda stratejik kamu varlığı bulunuyor.
Bu tablo tek başına herhangi bir suçun kanıtı değildir.
Ama çok daha büyük bir soruyu gündeme getirir:
Kamu varlıklarının, finansal piyasaların ve düzenleyici kurumların birbirleriyle bu kadar iç içe geçtiği bir yapıda bağımsız denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik nasıl güvence altına alınacaktır?
Sorun tam da buradadır.
Bir düzen, birkaç kişinin toplamı değildir
Yaşananları “birkaç kişi açgözlü davrandı” diyerek açıklamak kolaydır.
Bu açıklama aynı zamanda rahattır.
Çünkü bütün sorumluluğu birkaç kişinin üzerine yüklediğinizde, o kişilerin hareket edebildiği ortamı sorgulamak zorunda kalmazsınız.
Oysa ekonomik suçların ve finansal manipülasyonların ortaya çıkabilmesi için yalnızca suç işleme iradesi yetmez.
Bilgiye erişim, sermayeye erişim, karar alma kanallarına yakınlık, kurumlarla ilişkiler ve denetimin nasıl işlediği de belirleyicidir.
Dolayısıyla mesele sadece “Kim yaptı?” değildir.
Kimlerin bunu yapabilecek konuma gelmesine izin veren koşullar vardı?
Ve daha önemlisi:
Bu koşullar neden zamanında ortadan kaldırılmadı?
Erdoğan döneminin temel sorusu. Güç nerede toplandı?
Burada fon krizinin kendisini aşan bir siyasal meseleyle karşı karşıyayız.
2018 sonrasında Türkiye'nin yürütme yapısı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında daha merkezi bir biçimde örgütlendi. Aynı dönemde kamu varlıklarının yönetiminde Türkiye Varlık Fonu'nun ağırlığı arttı.
Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı olması, kamu bankalarından Borsa İstanbul'a, sigortacılık sektöründen enerji ve ulaştırmaya uzanan geniş bir ekonomik varlık alanının tek bir kurumsal yapı altında toplanması, bu merkezileşmenin somut örneklerinden biridir.
Buradan doğrudan “şu işlem Erdoğan'ın talimatıyla yapıldı” sonucu çıkarılamaz.
Ama siyasal sorumluluk zaten yalnızca doğrudan talimat vermekle başlamaz.
Bir siyasal iktidarın sorumluluğu, aynı zamanda nasıl bir kurumlar düzeni kurduğu, yetkileri nasıl dağıttığı ve bu düzenin ne ölçüde denetlenebilir olduğu sorusudur.
Bu nedenle fon krizini Erdoğan'dan ve onun döneminde kurulan siyasal-idari yapıdan tamamen bağımsız, yalnızca birkaç özel şirket yöneticisinin meselesi olarak görmek mümkün değildir.
Asıl tartışılması gereken, ekonomik gücün, kamu gücünün ve karar alma yetkisinin hangi kurumsal yapı içinde toplandığıdır.
İktidar çevresinde oluşan ayrıcalık düzeni
Türkiye'de uzun yıllardır tartışılan mesele yalnızca tek tek yolsuzluk iddiaları değildir.
Daha geniş mesele, siyasi iktidar ile ekonomik güç arasındaki mesafenin ne kadar korunduğudur.
Bir ülkede kamu kaynaklarına, kamu bankalarına, stratejik şirketlere, lisanslara, büyük ölçekli yatırımlara ve düzenleyici kararlara erişim belirli çevrelerde yoğunlaşıyorsa, ortaya yalnızca ekonomik bir eşitsizlik çıkmaz.
Aynı zamanda bir ayrıcalık düzeni ortaya çıkar.
Bu düzenin içinde kimlerin güç kazandığı, kimlerin kamu kararlarına daha kolay erişebildiği ve kimlerin ekonomik risklerden korunabildiği soruları sorulmadan, Türkiye'deki finansal krizleri yalnızca piyasanın teknik problemleri olarak açıklamak mümkün değildir.
Fon krizi bu yapının tamamı değildir.
Ama onun önemli göstergelerinden biridir.
Görünen yüzünde fonlar, portföy şirketleri ve piyasa işlemleri vardır.
Arka planda ise denetim, siyasal güç, ekonomik çıkar ve kamu kaynaklarının nasıl yönetildiği sorunu durmaktadır.
Kamu kimin?
Burada daha temel bir meseleye geliyoruz.
Devletin kurumları, kamu bankaları, stratejik şirketler ve kamuya ait varlıklar herhangi bir siyasi iktidarın kişisel mülkü değildir.
Bunlar toplumun ortak varlıklarıdır.
Türkiye Varlık Fonu'nun kendi açıklamasına göre bugün portföyünde 36 şirket, iki lisans ve taşınmazlar bulunuyor; finans, ulaştırma, enerji, teknoloji, tarım, madencilik ve gayrimenkul gibi çok sayıda alan bu yapının içinde yer alıyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir fon krizinin nasıl yönetileceği değildir.
Mesele, toplumun ortak varlıklarının hangi şeffaflık ve denetim mekanizmalarıyla yönetileceğidir.
Kamu ile iktidar arasındaki sınırlar zayıfladığında başka bir sorun ortaya çıkar: Kamu gücünün toplumsal denetimden ne ölçüde bağımsızlaştığı.
O zaman devlet kurumu ile iktidar kurumu, kamu yararı ile siyasi tercih ve kamu varlığı ile siyasi tasarruf arasındaki sınırlar bulanıklaşabilir.
Fon krizinin bize gösterdiği önemli meselelerden biri de budur.
Kaybeden neden hep sıradan insan oluyor?
Fonlara para yatıran herkes spekülatör değildi.
İnsanların önemli bir bölümü, düzenlenmiş bir finansal sisteme ve kamu otoritesinin denetimine güvenerek tasarruflarını değerlendirdi.
Bu nedenle bugün yalnızca “yatırımcı risk aldı” demek yeterli değildir.
Çünkü riskin dağılımı hiçbir zaman nötr değildir.
Bilgiye daha erken ulaşabilen, piyasa mekanizmalarını daha iyi okuyabilen ve karar alma süreçlerine daha yakın olanlarla, tasarrufunu güvenli olduğunu düşündüğü bir ürüne yatıran sıradan yurttaş aynı risk konumunda değildir.
O halde soruyu biraz daha açık soralım:
Risk neden aşağıya doğru dağılıyor da, güç ve kazanç yukarı doğru yoğunlaşıyor?
Bu soru, fon krizini aşan bir sorudur.
Mesele yalnızca fonlar değil
Bugün tartıştığımız fonlar yarın başka bir alanda karşımıza çıkabilir.
Çünkü kurumlar güçlü değilse, denetim bağımsız değilse, kamu gücü yeterince şeffaf değilse ve ekonomik kararların kim tarafından, hangi ilişkiler içinde alındığı toplum tarafından görülemiyorsa, aynı sorun farklı biçimlerde yeniden üretilebilir.
Bu yüzden gerçek bir hesaplaşma yalnızca birkaç kişinin soruşturulmasıyla tamamlanamaz.
Elbette hukuki sorumluluğu bulunan herkes hesap vermelidir.
Ama bunun yanında şu sorular da sorulmalıdır:
Denetim neden zamanında çalışmadı?
Risk neden büyüdü?
Kurumlar neden müdahale etmekte gecikti?
Kamu gücü ile ekonomik güç arasındaki sınırlar neden bu kadar geçirgen hale geldi?
Ve bütün bunların hesabını kim, kime verecek?
Bunlar sorulmadan yapılacak her hesaplaşma eksik kalır.
Sonunda yine aynı yere geliyoruz.
Böyle bir şey nasıl mümkün oldu?
Bu sorunun cevabı birkaç kişinin davranışlarında başlayabilir.
Ama orada bitmez.
Çünkü mesele birkaç kişinin yaptığı bir işten ibaret değildir.
Mesele, birkaç kişinin bunu yapabilmesini mümkün kılan kurumsal ve siyasal düzendir.
Ve gerçek hesaplaşma yalnızca failleri bulmakla değil, o düzenin nasıl kurulduğunu, gücün nerede toplandığını, denetimin neden zayıfladığını ve bu düzenin kimlere ne tür ayrıcalıklar ürettiğini görünür kılmakla başlar.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.



263818514.webp)














263416437.webp)

















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































