Delil Bizde, Adalet Nerede, Kadın Cinayetlerinin Değişen Karakteri
Delil Bizde, Adalet Nerede
Kadın Cinayetlerinin Değişen Karakteri
Yıllardır kadın cinayetlerini aynı cümlelerle anlatıyoruz; patriyarka, erkek şiddeti, cezasızlık, İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekilmesi, 6284 sayılı koruma kanunun uygulanmaması… Bunların hepsi doğru…Ama artık yeterli değil.
Kadın cinayetlerinin toplumsal zemininde değişen bir şeyler var, şiddetin şekline ve ardından gelen adalet arama sürecine de doğrudan yansıyor. Bu değişimi anlamak zorundayız.
Bu hafta Sedef Güler’in annesi ile beraber Bakırköy Adliyesi’nde idik. Yıllar içinde adliyelerde nice davada, nice birbirinden farklı acılı durum yaşadık ama böylesini görmemiştik. Sedef’in cansız bedeni bulunduğunda üzerine sarılı olan halının yani “delil” olması gerekenin, karakol tarafından Sedef’in kız kardeşine verilmiş olması ve halıdan kurtulmak için eylem yapmak zorunda kalmamız ne büyük skandal. Ama daha büyük skandal şu; aile uzun zamandır halıyı olması gerektiği gibi adli makamlara teslim etmek istediği halde sonuç alamıyor, ayrıca karar bağlanan davada tüm şüpheliler yargılanmış değil ve bu durum esrarengiz bir TV dizisi değil, ülkede birbirine benzer yaşanan gerçeğin ta kendisi. Anne Gülizar Sezer’in anlattıklarını dinlerken, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Ayşe Toksöz, Aleyna Çakır ve belki bilemediğimiz kadın cinayeti davalarında ortak bir bölge var ki; Türkiye'de devletin, suçun ve kadınların yaşam hakkının kesiştiği yeni bir alanı gösteriyor.
Bu dosyalarda görüyoruz ki, birincisi fail tek başına değil, etrafında çok sayıda suça bulaşmış erkek bulunuyor. … Kadınlara karşı şiddet ya da başka suçlar açısından tehlikeli, çevresi tarafından bilinen, bazen hakkında daha önce işlem yapılmış, bazen de kamu gücü veya kurumsal konumu nedeniyle elinde güç olan ve kötüye kullanan erkekler. Kamu görevlilerinin içinde olduğu dosyalarda, suçun valisinden adli tabibine kolluk kuvvetlerine uzandığını, korunan ve suç işlemeye devam edebilen bir erkekler topluluğunu görüyoruz.
Evet Türkiye’de kadın cinayetleri en sık aile içerisinde işlenmeye devam ediyor ama öte yandan böyle suç ilişkileri ağıyla karşılaşmamız da sıklaşıyor. Bazı dosyalarda; uyuşturucu ve suç ekonomisi, yasa dışı para, silah kültürü, erkek dayanışması, kamu gücüyle kurulan ilişkiler gibi çok daha geniş bir tablo var ve bu bize memleketin ne halde olduğunu gösteriyor.
Peki konu ahlakla mı ilgili? Sedef’in karşılaştığı kişiler ahlaksız kötü adamlar olduğu için mi oldu olanlar?
Durumun ne kadar etik dışı ne kadar kriminal olduğu ortada ama cevap tek başına bu değil.
Asıl soru; Sedef Güler neden oraya gitmişti?
Sedef bir iş umudunun peşinde gitti oraya. Çünkü Türkiye'de gençler işsiz ve genç kadınların işgücüne katılımı ve istihdamı, genç erkeklere göre çok daha düşük. Güvencesiz çalışma ve kayıt dışı istihdam riski de daha yüksek ve ekonomik şartlar birçok genç kadını belirsiz iş vaatlerine açık hale getiriyor.
Kadın cinayetlerini elbette yalnızca "kadın” olduğumuz için öldürülmektir". Ama şunu da sormalıyız: gençler, özellikle genç kadınlar neden güvenli koşullarda iş bulamıyor?
Çalışmadan okuyabilen üniversite öğrencisi yok ama iş bulmak için gittiği görüşmede öldürülen kadın cinayetleri çok. Kadınlar elbette çalışacak, ekonomik bağımsızlığını kazanacak. Ama ekonomik bağımsızlık aynı zamanda güvenli biçimde iş arayabilmeyi, güvenli çalışabilmeyi gerektirir. Bu da devletin yükümlülüğüdür. Ve görüyoruz ki, kadınların çalışma hakkı ile yaşam hakkı birbirinden ayrı değil ve işsizlik yalnızca ekonomik veri değil kadınlar açısından bazen ölümcül sonuçlar yaratıyor.
Bu ve benzeri dosyalarda ortak olan diğer özellik gerçeğin tamamına asla erişilememesi oluyor. Deliller eksiliyor. Kritik saatler geçiyor. Esas olarak hakikat kayboluyor. Cezasızlık ta bu noktada başlıyor. Söz ettiğimiz davalarda şöyle bir seyir var; kadın önce kayboluyor, ne olduğu bilinmiyor. Sonra herkes farklı hikâye anlatıyor. Belirsizlik, fail için zaman kazandırıyor. Kadın için adalet aramaya ve yasa bile başlanamıyor, cesede ulaşmak, otopsi, mezar, Kimliklendirme, DNA...Bunların hepsi bir hak mücadelesine dönüşüyor, kadın öldükten sonra bile bedeni üzerindeki politik mücadele bitmiyor. Bu durumda aileler ve kadın örgütleri savcı gibi çalışıyor, gazeteciler kronoloji çıkarıyor. Ve görüyoruz ki, adalet sistemi geriledikçe- ki on sene öncesine göre cezasızlık ve ihmaller azalacağına artmış durumda- aileler ilerliyor, kendilerine her mikrofon uzatıldığında, belgelerle ve uzman bilirkişiler gibi konuşuyorlar.
Devletin yapması gereken işi toplumun üstlenmesi mücadelenin bir kazanımıdır aynı zamanda ama asıl borçlu olan devlettir. Ve bu borç sadece gerçeği ortaya çıkarmak, adaleti sağlamak değil, insan onurunu ölümden sonra da korumaktır.
Bir annenin evine, kızının öldürüldüğü halının gönderilmesi, sadece bir eşya teslimi, idari bir işlem olabilir mi? Hayır, devlet önce kadını korumak koruyamadıysa adaleti sağlamak zorundayken, o halıyla acı eve taşınıyor, tekrarlanıyor ve ailenin yas tutma hakkı bile ihlal ediliyor. Anne için o halı, kızının son tanığı. Savcı için ise emanet kalemi, bir dosya numarası olabilir. Oysa asıl olarak delil olmalıydı. Ne yazık ki, ihmaller sonucu bu vasfını bile kaybetmiş durumda ve o halı artık adaletsizliğin sembolü.
Bütün bunlar sonucunda anlıyoruz ki, bugün mücadelemiz artık yalnızca etkin korunma ve cezasızlığı önlemek değil. Aynı zamanda; güvenli istihdam, etkin soruşturma, yakınlarının korunması, bu suç ekonomisiyle mücadele ve insan onurunun ölümden sonra da korunması meselemiz var.
Sedef Güler'in sarıldığı halı, yalnızca bir cinayetin değil, devletin kayıp yakınlarıyla kurduğu ilişkinin de aynasıdır.
Devlet o aynaya bakmak zorunda. Üstelik Adalet Bakanlığı bünyesinde “Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığı” var iken, bu başkanlık ne yapıyor? Normalde görevi; suç mağdurlarının haklarını korumak, psikososyal destek vermek, yani "ikincil mağduriyeti" dediğimiz acının tekrarlanmasını önlemek olan bu kurumun Sedef’ten ve halıdan haberleri var mı acaba?
O halının içine yalnızca Sedef Güler sarılmadı. Kadınların yaşam hakkı, gençlerin umudu sarıldı. Hukukun itibarı, kentlerin güvenliği sarıldı.
Ve adalet o halının içinde denize bırakıldı. Adalet Bakanlığı görevini yapmalı, adaleti boğulmaktan kurtarmalıdır.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
261138946.webp)




251850450.webp)
245024522.webp)







241755627.webp)


241559110.webp)




240802541.webp)

240400430.webp)



251924484.webp)






























