Zamanların En İyisi, Zamanların En Kötüsü
Zamanların En İyisi, Zamanların En Kötüsü
"Zamanların en iyisiydi"
Paris’i yeniden kuran vali Haussmann'ın geniş bulvarları, 1848 barikatlarının korkusuyla açılmıştı. Top arabaları rahat geçsin, kaldırım taşları sökülüp mevzi yapılamasın diye. Yüz elli yıl sonra o bulvarlar yeniden başkaldırıyla uğulduyor. Hareket, eylül ortasında Paris banliyölerindeki birkaç lisede patlak verdi. Tıklım tıkış sınıflar, dökülen binalar, atanamayan öğretmenler... Başta bütün dert işte bu kadardı ve dalga üç haftada ülkeyi sardı. 2 Ekim'de İçişleri Bakanlığı'nın kendi verilerine göre 3.700 lisenin 1.027'si eylemdeydi, 400'ü tamamen kapandı. 6 Ekim'de AFP meydanlarda çeyrek milyonu aşkın insan saydı. Enerji işçileri şalter indirdi, öğretmen sendikaları liselilerin saflarına katıldı, çiftçiler traktörleriyle şehre çağrıldı. Eylemler başladığından bu yana çoğu reşit dahi olmayan 6.500'den fazla gözaltı var. Lens'te on beş yaşında bir çocuk, polisin attığı el bombasıyla elini kaybetti. Hükümet bombaları askıya almak zorunda kalırken bir yandan da faturayı eylemciye kesen "kıran öder" yasasını Senato'dan yıldırım hızıyla geçirmeye çalışıyor. Barikat kuran liselilerin dilindeyse bir buçuk asır öncesinin o dinmeyen yankısı var: Yaşasın Komün.
Maricarmen Abascal, Madrid'de senelerdir yaşadığı daireye 1956'da, henüz genç bir kızken adım atmıştı. Franco devri kapandı, hükümetler, krizler geldi geçti, peseta yerini avroya bıraktı. Maricarmen tam yetmiş yıl o evde yaşamaya devam etti. Mülkü devralan emlak fonu ise sözleşmenin bittiğini öne sürerek önüne iki seçenek koydu: Ya daireyi 250 bin avroya satın alacak ya da ayda 1.650 avro kira ödeyecekti. Emekli aylığı 1.400 avro olan bir kadından, ödediği 450 avroluk kiranın neredeyse dört katı isteniyordu. 23 Eylül sabahı kapısı koçbaşıyla indirildi. İçeride kendisi ve Kiracılar Sendikası'ndan birkaç kişi, dışarıda yalnız olmadığını haykıran komşular vardı. Maricarmen'i evinden sedyeyle çıkardılar. O fotoğraf akşam olmadan bütün İspanya'yı dolaştı. Aynı akşam pek çok kentte sokaklar doldu, taştı. Sokağın basıncı emlak şirketini geri adım atmaya zorlamış, Maricarmen'in gelirinin en fazla yüzde otuzu karşılığında evine dönebileceği söylenmişti. Maricarmen evine dönemedi. 7 Ekim'de, kapısının kırılmasından tam on dört gün sonra hastanede yaşamını yitirdi. Kiracılar Sendikası'nın 11 Kasım için ilan ettiği konut genel grevi artık onun adıyla anılıyor.
Liège'de liseliler günlerdir sokakta. Torino ve Roma'da okul işgalleri "Fransa'daki gibi yapalım" sloganıyla yayılıyor, İtalya hayat pahalılığına karşı bir günlük grev yaşadı. Yunanistan'da öğrenciler 8 Ekim'de ülke çapında yürüdü. Şili'de öğrenci konfederasyonu 2027 bütçe kesintilerine karşı ulusal grev ilan etti, sağlık emekçileri iki gün iş bıraktı. Brezilya'da seçim arifesinde kamu bankası Caixa'nın emekçileri iki haftayı aşan bir greve çıktı. Meksika'da kamyoncular haraç ve soygunlara karşı otobanları kesiyor. İstanbul Üniversitesi'nde yemek zammına karşı yüzlerce imza toplayıp rektörlüğü masaya oturtan öğrenciler, burs kontenjanlarının artırılması ve ihalesiz yeni bir yemekhane sözünü aldı; Boğaziçi'nde ise gençler, aynı yıl içinde üç defa zamlanan yemekhanede turnikeleri aşıp mücadeleyi bir kez daha harlıyor.
Uzun lafın kısası, dört yanda en yalın geçim derdi için çakan kıvılcımlar bir büyük yangına dönmeye hazır.
"Zamanların en kötüsüydü"
Sokaktaki bu yalın geçim öfkesinin karşısında, küresel sermayenin soğuk ve militarist bilançosu yükseliyor. Sermaye devletleri amansız bir silahlanma yarışına girmiş durumda. Dünyanın askeri harcamaları 2025 itibarıyla 2,9 trilyon dolara tırmanarak kişi başına 350 dolara ulaştı. Avrupa'daki NATO üyeleri silaha ayırdıkları bütçeleri 1953'ten bu yana görülmemiş bir hızla büyütüyor. Dışarıya karşı tahkim edilen bu savunma refleksi içeride de aynı oranda otoriter bir zırha dönüşüyor. Paris banliyölerinde gözaltına alınan binlerce liseli, Madrid'de kiralık bir dairenin kapısına dayanan koçbaşı, İstanbul'da bir üniversite yemekhanesinin önüne yığılan polis ordusu… Bütün bu tablo yüz tanıma kameraları, dijital erişim engelleri ve gösteri haklarını kısıtlayan sert güvenlik yasalarıyla tamamlanıyor. Okul ve sağlık bütçelerinden kısılan kamusal kaynaklar mühimmat sanayisinin bilançolarına ve iç güvenliğin tahkimatına akıtılıyor.
Marksist iktisatçı Michael Roberts'ın dikkat çektiği güncel veriler çarpıcı bir çelişkiyi belgeliyor: Amerikan şirketlerinin kâr marjları yüzde 19'ların üzerine çıkarak 1940'lardan bu yana en yüksek düzeyine ulaşırken, emeğin milli gelirden aldığı pay tarihsel dip noktasında seyretmekte. 1980'lerden bu yana sendikasızlaştırma, özelleştirme dalgaları ve üretimin esnekleştirilmesiyle açılan makas, bugün kamuya ayrılan bütçenin kuşa çevrilmesiyle daha da derinleştiriliyor. Batı metropollerinde bütçe açıkları ve borç faizleri tırmanırken fatura doğrudan sosyal harcamalara kesiliyor. Bir yandan rekor savunma bütçeleri onaylanırken diğer yandan öğretmen kadroları donduruluyor, sağlık hizmetleri kısıtlanıyor, emekli aylıkları enflasyonun oldukça gerisinde bırakılıyor.
Emeğin payını kırk yılda eriten bu sürecin asıl büyük tahribatı, bölüşümü dengeleyecek toplumsal örgütlülüğü parçalamasıydı. İstihdamın taşeronlaştırılması, güvencesiz çalışma modelleri ve kent merkezlerinden çevreye sürgün edilen yaşamlar itiraz kanallarını da atomize etti. Bugün sokakları dolduran kalabalıkların en büyük açmazı tam olarak bu boşlukta asılı duruyor.
Milyonların oldukça somut ve haklı bir geçim öfkesi var; ancak bu öfkeyi kalıcı bir toplumsal kazanıma dönüştürecek, direksiyonu ele geçirip öfkesine yön verecek kurumsal ve örgütsel zeminden yoksun.
"Umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; önümüzde her şey vardı, önümüzde hiçbir şey yoktu"
Bugün Avrupa'dan Latin Amerika'ya, oradan Türkiye'ye uzanan hatta sokakları dolduran genç kuşak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan sosyal devlet uzlaşmasının kazanımlarından giderek daha az yararlanabiliyor. Son kırk beş yılda emeği piyasanın insafına karşı koruyan güvenceler birer birer aşındırıldı. Güvencesiz sözleşmeler, kirayı karşılamayan ücretler, sürekli ertelenen emeklilik hayali, aylar sonrasına verilen hastane randevuları ve kalabalık sınıflar... Genç kuşaklara vaat edilen gelecek giderek daralıyor.
Seksen yedi yaşındaki bir Madridli yetmiş yılı aşkın süre aynı evde yaşayabilmişken, torunlarının kuşağı gelecek yıl nerede barınacağını kestiremiyor. İnsanlar yalnızca yoksullaştıkları için değil, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma imkânlarını da kaybettikleri için sokakta. Kapitalizmin yarattığı zenginliğin ortasında, önlerinde her şey varmış gibi görünürken kendilerine giderek daha az şey vaat edildiği için isyandalar.
Bu çelişki yeni değil. Karl Polanyi, 1944'te yayımlanan Büyük Dönüşüm adlı eserinde, piyasanın toplumsal yaşam üzerindeki hâkimiyetini genişletmesinin toplumda karşı hamleler doğurduğunu gösteriyordu. Emek, toprak ve para piyasanın kurallarına bütünüyle terk edildiğinde insanların yaşam koşulları da ekonomik hesapların konusu hâline gelir. Toplum ise kendisini bu yıkıcı sonuçlardan korumak için örgütlenir; çalışma koşullarını, barınmayı ve sosyal hakları güvence altına alacak mekanizmalar talep eder.
Ancak bu korunma arayışı kendiliğinden ilerici bir siyasi sonuç doğurmaz. Toplumsal hoşnutsuzluk demokratik hakların genişletilmesine ve piyasanın toplumsal denetim altına alınmasına da yönelebilir, otoriterliğe ve dışlayıcı siyasete de. Polanyi'nin çözümlemesinin bugünkü mücadeleler açısından önemi burada yatıyor. Piyasanın yarattığı kriz karşısında toplumun kendini koruma arayışı kaçınılmaz bir siyasi yön taşımaz. Bu yön, mücadelelerin hangi güçler tarafından örgütlendiğine ve hangi alternatiflerin savunulduğuna bağlıdır.
Faşizm, toplumsal krizin öfkesini eşitlikçi bir dönüşüme yöneltmek yerine demokratik hakları ve örgütlü işçi hareketini hedef alırken mevcut mülkiyet ilişkilerini koruyabilir. Sosyalist bir alternatif ise aynı krize başka bir yönden yaklaşır: Ekonomik kararların yalnızca özel kâr amacıyla alınmasına karşı çıkar. üretimin, kaynakların ve toplumsal kurumların insanların ortak ihtiyaçları doğrultusunda demokratik denetime açılmasını savunur.
Bugün sokaklara çıkan gençlerin, kiracıların ve işçilerin talepleri bu nedenle yalnızca daha yüksek ücret, daha ucuz konut ya da daha iyi okullarla sınırlı değil. Bütün bu talepler, insanların kendi yaşamlarını belirleyen kararlar üzerinde ne kadar söz sahibi olabildiği sorusuna bağlanıyor. Önümüzdeki temel ayrım da burada beliriyor: Toplum mu piyasanın ihtiyaçlarına tabi olacak, yoksa piyasa mı toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenecek?
İki şehrin ve daha pek çok şehrin hikayesi
20 Eylül 2026'da Almanya'da iki eyalet sandık başına gitti. Kuzeydoğudaki Mecklenburg-Vorpommern'de aşırı sağcı AfD oylarını rekor düzeye çıkararak birinci parti oldu. İki yüz kilometre güneyde, Berlin'de ise Die Linke tarihinde ilk kez başkentte birinciliğe ulaştı. Aynı enflasyon ve aynı konut buhranı ortasında taban tabana zıt iki sonuç yaşandı.
Kuşkusuz iki bölge arasındaki demografik, tarihsel ve sınıfsal farklılıklar tek bir parametreye indirgenemez. Ancak şu olgu açık ki aynı geçim sıkıntısı Schwerin'de kimlikçi ve göçmen karşıtı bir dile kanalize edilirken, Berlin'de doğrudan yaşam maliyeti ve mülkiyet denetimi üzerinden politize edilebildi. AfD sistemsel krizin faturasını bütünüyle sığınmacılara kesti; Berlin'de partinin başkan adayı Elif Eralp kampanyasını barınma hakkı ve kamusal konut vaadi üzerine kurdu. Aynı maddi sıkışmışlık, ona hangi siyasal dilin ve perspektifin temas ettiğine bağlı olarak işte böyle bütünüyle farklı yönlere akabilir. Schwerin'de AfD'ye kayan işçiyi peşinen kaybedilmiş saymak, biriken toplumsal öfkeyi aşırı sağa bizzat hediye etmek anlamına gelir. Berlin deneyimi, geçim derdine deva sunan yalın bir perspektifle topluma temas edildiğinde rüzgârın nasıl başka yönden esebileceğini gösterdi. New York’u kira, ulaşım ve kreş vaatleriyle kazanan Mamdani örneğinde olduğu gibi.
Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi'nde devrim arifesindeki Paris için umudun baharıyla umutsuzluğun kışını yan yana anmıştı. Bugün de bir yanda kırılan kapılar, kapatılan okullar ve giderek ağırlaşan geçim derdi; diğer yanda birbirinin hakkını savunan komşular, barikatlarda buluşan liseliler ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmak isteyen öğrenciler var. Ancak bu iki ihtimal arasındaki mücadeleyi yalnızca öfkenin büyüklüğü belirlemeyecek. Belirleyici olan, bu öfkenin hangi siyasal programa ve nasıl bir örgütlü güce dönüşeceği.
Sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemeliyiz
Kanadalı sosyalist Sam Gindin, aynı başlıklı yazısında solun kronik bir zaafına dikkat çeker. Kapitalizme karşı mücadele etmek görevdir; ancak kuşkucu gözlerle bakan geniş kitlelere sosyalizmin gerçekten neye benzeyeceğini göstermek bambaşka bir iştir. Sol şimdiye dek enerjisinin büyük kısmını ilkine harcadı. Gindin'in derdi elbette gökyüzünden inme ütopik reçeteler yazmak değildi. Sosyalizmin mümkünatının bugünkü hayatlarımızın orta yerinde, gündelik ve somut bir dille inşa edilmesi gerektiğini savunuyordu.
Bu yazının dolaştığı şehirler o dilin alfabesini çoktan veriyor. Kira, yemekhane, otobüs bileti, eğitim, kreş, emekli aylığı… Berlin'de de New York'ta da yapılan aslında Gindin'in işaret ettiği gibi sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemek yolunda atılan adımlar oldu. Kiran eline geçen paranın yarısını yutmayacak, otobüsün ücretsiz olacak, çocuğunun bakımını kamu üstlenecek.
Elbette tüm bunlar varılacak son durak değildir. Kiraların belli süre için dondurulması bir idari karardır; sosyalizm ise insanın kendi yaşam alanı üzerinde söz ve karar sahibi olmasıdır. Ücretsiz yemek bir bütçe faslıdır; sosyalizm ise o yemekhanenin bütçesini ve işleyişini öğrencilerin ve emekçilerin bizzat yönetmesidir. Boğaziçi'nde önlüğü takıp tezgâhın arkasına geçen ve arkadaşlarına yemek dağıtan gençler, Gindin'in işaret ettiği yere kestirmeden gittiler: Sosyalizm biraz da buna benzeyecek.
Öyleyse programımızı bu yalınlıkla kuralım. Sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemekten geri durmaz, göstermekte cüretkar olursak başarırız. Düşük asgari ücret ve emekli aylıklarına karşı, adaletli paylaşım için milli gelire göre ücret. İşsizliğe ve uzun çalışma sürelerine karşı, dört vardiyalı altı saatlik çalışmayla herkese iş. Beslenme, barınma ve sağlık alanlarındaki yetersizliğe karşı, kamu üretimiyle toplumsal refah. Eğitimde fırsat eşitsizliğine karşı, geleceği kazanmak için parasız eğitim ve demokratik üniversite. Bu vaatlerde ütopik bir yanılsama yok; her biri bugün dünyanın farklı köşelerinde sokakta dişe diş savunuluyor, sandıkta mevzi kazanıyor.
Menzile ulaşmak için yola çıkarken alternatif ufukları işaret etmemiz şart. Ancak mesele bir program ortaya koymakla, vaatler sıralamakla bitmiyor. Mamdani'nin kararlarını koruyacak olan, New York'un kiracı birlikleri. Maricarmen'in ardından genel grev örgütleyen güç, Madrid'in kiracı sendikası. Kampüste hakkını savunup kazanımlar elde eden ise öğrencilerin kendi öz örgütleri. Kiracının sendikası, öğrencinin meclisi, emeklinin dayanışma ağı, işçinin taban komitesi… “Söz, yetki ve karar halka” ancak bu örgütlü yapıların inşası ve mücadelesiyle soyut bir slogan olmaktan çıkar.
Sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemeliyiz ve onu hep birlikte inşa etmeliyiz.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.




 (1)262031960.webp)

 (1)265220166.webp)



262626078.webp)
 (1)262502818.webp)
 (1)263442505.webp)
 (1)263927584.webp)
 (1)260009614.webp)

 (1)262603060.webp)


262956962.webp)
 (2) (1)260102126.webp)



263802635.webp)






265909796.webp)
262113231.webp)
260644659.webp)

 (1)263622045.webp)
262211964.webp)

 (1)263629019.webp)






241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)










255437302.webp)




















230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























