İradeyi Gasp Etmenin Bin Bir Yolu
İradeyi Gasp Etmenin Bin Bir Yolu
Bir sabah uyanıyorsunuz. Dün oy verdiğiniz belediye artık sizin oy verdiğiniz partinin belediyesi değil. Siz o partiye hiç oy vermediniz. Kentiniz o partiye hiç oy vermedi. Hatta yıllardır o partiye karşı sandıkta defalarca iradesini ortaya koydu. Ama bugün belediye binasında başka bir partinin bayrağı var. “Ne yapalım, siyaset böyle” deniyor. Hayır. Siyaset böyle değil. Bunu normalleştirmemeliyiz.
Çünkü belediyeler birer makam, koltuk ya da kişisel kariyer basamağı değildir. Belediye, halkın oyuyla teslim edilmiş bir kamusal yetkidir. O yetkinin sahibi belediye başkanı değil, halktır. Sandıkta alınan oy kişisel mülk değildir. Bir başka partinin rozetini takarak halkın verdiği yetkiyi başka bir yere taşıyamazsınız.
Bugün Türkiye’de tam da bunu yaşıyoruz. Bir yandan seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, görevlerinden uzaklaştırılıyor, belediyelerin yönetimi mahkeme ve idari kararlarla değiştiriliyor. Diğer yandan bazı belediye başkanları ve meclis üyeleri, halkın kendilerine verdiği siyasi yetkiyi korumak yerine iktidarın yanına geçerek bu gaspın parçası haline geliyor.
Üsküdar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. 31 Mart 2024’te Üsküdar halkı, otuz yıl sonra belediyeyi CHP’ye verdi. İktidarın alamadığı belediye, önce seçilmiş başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasıyla başkansız bırakıldı. Ardından CHP’li dört belediye meclis üyesi AKP’ye geçti. Meclis üyeleri de tutuklanıyor ve AKP’nin itirazıyla önceki başkanvekili seçimi yenileniyor. 8 Eylül’de yapılan seçimde AKP adayı kazandı ve Üsküdar, halkın 2024’te verdiği oyların sonucunun tam tersine bir siyasi yönetime geçti.
Bize şimdi bunun yalnızca bir “meclis aritmetiği” olduğunu anlatabilirler. Değildir. Bu, halk iradesinin nasıl adım adım etkisizleştirildiğinin hikâyesidir. Bu bir çalınmış belediyedir. Ve daha tehlikelisi, toplumun buna alışmasıdır. Önce “Bir belediye gitti” diyoruz. Sonra “Zaten başkanı tutuklandı” diyoruz. Ardından “Meclis üyesi de parti değiştirmiş, yapacak bir şey yok” diyoruz. En sonunda da halkın oy verdiği partinin yönetmediği belediyeyi olağan bir durum gibi kabul ediyoruz. İşte buna alışmayacağız.
Sandıkta kazanılanı masada kaybetmeyeceğiz.
Halkın oyunu bir pazarlık kozu olarak görmeyeceğiz. Bir makam uğruna, bir ihale uğruna, bir rant alanı uğruna, bir soruşturmadan kurtulmak uğruna halkın iradesinden vazgeçmeyi siyaset olarak kabul etmeyeceğiz.
Üstelik mesele yalnızca İstanbul değildir. Ege’de bunun çok daha çıplak örneklerini gördük. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu ile Söke, Sultanhisar ve Yenipazar belediye başkanları CHP’den ayrılarak AKP’ye geçti. Çerçioğlu, 2024’te Aydın Büyükşehir Belediyesi’ni yüzde 50,53 oyla kazanmıştı. O oylar AKP’ye verilmemişti. Aydın halkı, AKP’ye vermediği bir yetkinin AKP’ye devredilmesini seçmedi.
Üstelik bugün İzmir’de de farklı biçimlerde aynı soruyla karşı karşıyayız: Seçildiği partiden kopan, siyasi hesabını halkın ihtiyaçlarının önüne koyan bir belediye başkanı halkın iradesini nereye kadar temsil edebilir? İzmir gibi yıllardır iktidarın sandıkta yenildiği bir kentte bu soruyu sormak zorundayız. Mesela İzmir’in Foça ilçesinde seçim zamanı AKP aday bile çıkaramamışken bugün Foça belediyesi artık AKP’ye geçmiş bir belediyedir.
Çünkü mesele yalnızca hangi partinin belediyesi olduğundan ibaret değildir. Asıl mesele belediyenin kimin için yönetildiğidir. Halk için mi? Emekçiler için mi? Kadınlar, çocuklar, öğrenciler, emekliler için mi Yoksa sermaye grupları, müteahhitler, rant çevreleri ve belediye başkanlarının kişisel siyasi geleceği için mi?
İşte burada muhalefetin de kendisine bakması gerekiyor. AKP’nin baskılarına karşı çıkmak elbette zorunluluktur. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasına, kayyum siyasetine, yargının siyasal bir araç haline getirilmesine karşı çıkacağız. Ama bununla yetinemeyiz. Çünkü halkçı olmayan bir belediyecilik anlayışı, yalnızca belediyenin tabelasındaki parti değişmediğinde demokratik hale gelmez. Halkın parasını halka harcamayan, kenti rant projelerine açan, emekçiyi taşeronlaştıran, kadınların ve çocukların ihtiyaçlarını görmeyen, kent yoksulluğuna karşı gerçek çözümler üretmeyen bir belediye yönetiminin hangi partiye ait olduğu bizim için yeterli bir ölçüt değildir.
Bizim ölçümüz bellidir: Halkın yararına çalışıyor mu? İşçinin, emekçinin, öğrencinin, emeklinin, kadının, çocuğun yanında mı? Kamusal hizmeti piyasaya mı açıyor, halkın hakkı olarak mı görüyor? Kent toprağını ranta mı teslim ediyor, halkın ortak yaşam alanı olarak mı savunuyor? İşte sosyalist belediyecilik tam da burada ayrılır. Sosyalist belediyecilikte belediye başkanı bir patron değildir. Belediye bir şirket değildir. Kent bir rant alanı değildir. Belediye, halkın ortak yaşamını örgütlemek ve kamusal kaynakları halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanmakla yükümlüdür. Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca “hangi parti kazanacak?” sorusuna sıkışmış bir belediyecilik anlayışı değildir. İhtiyacımız olan halkın söz ve karar sahibi olduğu, emekçilerin çıkarını merkeze alan, kamusal hizmeti savunan, rant düzenine karşı duran halkçı bir belediyeciliktir.
Kürt illerindeki belediyelere yıllardır uygulanan kayyum siyaseti bize bunun başka bir yüzünü de gösterdi. Seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alındı, halkın iradesi gasp edildi. Ama bütün baskıya rağmen halkın iradesini savunmaktan vazgeçmeyen, bedel ödemeyi göze alan bir siyasi tutum da ortaya çıktı. Bugün Selçuk Mızraklı’nın yaklaşık yedi yılın ardından cezaevinden çıkması yalnızca bir tahliye haberi değildir. Bu, direnenlerin hafızasına yazılmış bir cümledir: Halkın iradesi tutuklanabilir ama sonsuza kadar hapsedilemez. Mızraklı’nın tahliyesi, yıllardır kayyumlara ve siyasi baskıya karşı direnen Kürt halkının mücadelesinin önemini bir kez daha gösteriyor.
Tam da bu yüzden bugün birbirimize bakmak zorundayız. İktidar belediyelere saldırırken susmayacağız. Ama muhalefetin içindeki çürümeyi de görmezden gelmeyeceğiz. Bir belediye başkanının korktuğu için, çıkarı için, rantı için ya da siyasi geleceğini güvence altına almak için halkın oyunu başka bir partiye taşımasını “siyasetin doğası” diye kabullenmeyeceğiz.
Halkın oyunu kişisel mülkünüz sanmayın.
O oy sizin değil. O oy halkın. Ve halkın iradesine ihanet eden herkes, hangi partinin rozeti göğsünde olursa olsun, bunun hesabını halka verecektir.
Bugün zor bir dönemden geçiyoruz. Rejim bütün gücüyle belediyeleri, demokratik siyaseti ve örgütlü toplumu kuşatmaya çalışıyor. Böyle bir dönemde birbirimizden uzaklaşmak, umutsuzluğa kapılmak ve “nasıl olsa bir şey değişmez” demek onların istediği şeydir. Tam tersine. Şimdi örgütlenme zamanıdır. Şimdi sokakta, mahallede, işyerinde, üniversitede, kent meclislerinde, sendikalarda, kadın örgütlerinde, demokratik kitle örgütlerinde yan yana gelme zamanıdır. Çünkü halk örgütlüyse hiçbir belediye başkanı halkın oyunu kendi cebine koyamaz. Halk örgütlüyse hiçbir iktidar sandıkta yenildiği belediyeyi masa başında kendisine mal edemez. Halk örgütlüyse hiçbir rant düzeni sonsuza kadar ayakta kalamaz. Ve halk örgütlüyse hiçbir baskı rejimi yenilmez değildir.
Biz sandığa yalnızca oy vermeye gitmeyeceğiz. Verdiğimiz oyun arkasında duracağız. Seçtiğimizin peşine düşeceğiz. Hesap soracağız. Söz söyleyeceğiz. Örgütleneceğiz. Çünkü demokrasi yalnızca seçim günü değildir. Demokrasi, halkın verdiği kararın seçimden sonra da geçerli olmasıdır. Demokrasi, seçilmişin halka hesap vermesidir. Demokrasi, belediyenin halkın malı olduğunu bilmektir. Ve demokrasi, halkın kendi iradesine sahip çıkacak kadar örgütlü olmasıdır. Bugün bize alışmamız gereken şeyin bu olduğunu söylüyorlar. Tutuklamalara alışın. Kayyumlara alışın. Parti değiştirenlere alışın. Halkın oyunun tersine dönen belediyelere alışın. Ranta alışın. İhanete alışın. Alışmayacağız.
Tam tersine, her defasında yeniden hatırlayacağız. Bu belediyeler bizim. Bu kentler bizim. Bu oylar bizim. Ve halkın iradesini hiçe sayanların karşısında halkın örgütlü gücü var.
Bizi kurtaracak olan bir kişinin cesareti değil, milyonların örgütlü gücüdür. Bugün yapılması gereken bellidir: Halkın iradesine sahip çıkmak, halkçı belediyeciliği savunmak ve örgütlenmek.
Çünkü biz biliyoruz: Halkın sandıkta kazandığını kimse saraylarda, mahkemelerde, pazarlık masalarında sonsuza kadar gasp edemez.
Ve gün gelecek; Halkın iradesini yok sayanlar da, halkın emeğini sömürenler de, kentleri ranta açanlar da, kendi koltuğunu halkın önüne koyanlar da gönderilecek. Halk gönderecek, biz göndereceğiz.
Bu kez yalnızca sandığı beklemeyeceğiz. Sandığa kadar örgütleneceğiz. Sandıktan sonra da örgütlü kalacağız.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
 (1)262603060.webp)


262956962.webp)
 (2) (1)260102126.webp)

262211964.webp)
 (1)263629019.webp)

 (1)263622045.webp)
262113231.webp)
260644659.webp)



265909796.webp)



263802635.webp)










241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)











255437302.webp)


















230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























