Üniversitelerin Tabutuna Bir Çivi Daha
Üniversitelerin Tabutuna Bir Çivi Daha
"Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi", 2 Temmuz 2026'da TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna sunuldu. 14 Temmuz'da komisyondan geçti. Sıra Genel Kurulda, teklifin bu hafta görüşülmesi bekleniyor. Yani henüz yasalaşmış değil, üzerinde hâlâ söz söylenebilir.
Teklifin içinde üniversite ile sermaye arasındaki ortaklıkları büyütmeye dönük maddeler, öğrenci affı gibi geniş kesimlerin beklediği düzenlemeler var. Kamuoyunda konuşulan da bunlar. Oysa torba kanunların aşina olduğumuz usulü burada da işliyor. Kimsenin itiraz etmeyeceği başlıkların gölgesine, gündeme hiç gelmeden onaylanmasını umdukları bir hüküm yerleştirmişler. Teklifin 26. maddesine göre, bir yükseköğretim kurumunda göreve başlayacak her öğretim elemanı 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanununun kapsamına alınacak. Üstelik bu, yalnızca akademiye ilk kez adım atacakları ilgilendirmiyor. Akademik hayat yeniden atamayla, unvan değişikliğiyle, kurum değiştirmekle ilerlediği için bugün kürsüde olanlar da er geç aynı soruşturmanın önüne gelecek.
Böylelikle akademiye girişte belirleyici olan ölçüt kökünden değiştirilecek. Bugüne kadar bir kişinin öğretim elemanı olarak atanıp atanmayacağına, en azından kâğıt üzerinde, bilimsel yeterliliği ve liyakati karar veriyordu. Yayınları, araştırma programı, ders verme ehliyeti ve alanındaki meslektaşlarının değerlendirmesi belirleyiciydi. Madde bu haliyle yasalaşırsa, söz konusu ölçütün yanına, hatta önüne, bir güvenlik dosyası ve o dosyadan çıkarılacak idari kanaat yerleşecek. Dosyaya vaktiyle katıldığı bir yürüyüş de girebilir, altına imza attığı bir metin de, sosyal medyada paylaştığı bir cümle, hatta bir yakınının geçmişi de. Üstelik ret gerekçesi paylaşılmayacağı için ortada tartışılabilecek, çürütülebilecek bir karar bile olmayacak.
Ne hakikat, ne liyakat, aranan tek şey sadakat
Düzenlemeyi teknik bir prosedür değişikliği saymak, meselenin ne olduğunu ıskalamak olur. Teklifin gerekçesinde düzenlemenin "kamu güvenliğinin ve idari istikrarın korunması" amacını taşıdığı belirtiliyor. Peki idari istikrarı bozmayan bir bilim insanı nasıl biridir? Yayın yapacak ama can sıkmayacak, öğretecek ama sorgulatmayacak, kürsüde durup ölçüsünü bilecek. Sorun çıkarmayan, huzuru ve düzeni bozmayan makbul akademisyen.
Oysa üniversitenin varlık sebebi eleştirel bilgi üretmektir ve eleştirel bilgi, tanımı gereği rahatsız edicidir. Bir kurumdan hem düşünmesini hem de kimseyi rahatsız etmemesini istemek, ondan asıl işini yapmamasını istemektir. Eleştiriyi baştan güvenliğe tehdit sayan bir anlayışın beklediği şey bilimsel katkı yapmak değil, sadakat beyanı sunmak olabilir ancak.
İtirazımız da tam olarak buradan doğuyor. Kadrolarını merkezî bir onay mekanizmasının kanaatine tamamıyla tabi kılan, yani kimi içeri alacağına kendi ölçütleriyle karar veremeyen bir kurum artık eleştirel düşüncenin yuvası değildir.
Bu düzenleme gökten zembille inmedi elbette. Yükseköğretimin idari mimarisi uzun süredir parça parça yeniden yapılandırılıyor. Rektörlük seçimleri kaldırıldı, atama yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanlığı'na geçti. Üniversiteler kararnamelerle kuruldu, kapatıldı, birleştirildi, sınırları yeniden çizildi. Pek çok kurumda senatolar ve fakülte kurulları işlevsiz bırakıldı; itiraz edenler yıllara yayılan idari ve adli baskıyla yıpratıldı. Bunların her biri idari bir düzenleme olarak sunuldu ama hiçbiri bununla sınırlı kalmadı. 1402'likler, YÖK'ün getirdiği merkezî denetim, kanun hükmünde kararnamelerle yapılan toplu ihraçlar; hepsi benzer yöntemin farklı tarihlerdeki uygulamaları. Üst üste konulduğunda ortaya çıkan şey, üniversitelerde eleştirel düşüncenin, bilimsel üretimin ve ifade özgürlüğünün her seferinde biraz daha daralan bir alana sıkıştırılması. Güvenlik soruşturması da bu daralmanın son halkası olacak.
Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın
Üniversitenin sorunlarını, içinde yaşadığımız ülkenin politik koşullarından kopararak anlamak mümkün değil. Güvenlik gerekçesi ileri sürülerek alınan tedbirler uzun süredir istisna olmaktan çıktı, yönetmenin olağan tekniği haline geldi.
Son yılların tablosu ortada. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor, yerlerine merkezden atama yapılıyor. Siyasi partilerin iç işleyişine yargı eliyle müdahale ediliyor. Toplantı ve gösteri hakkı güvenlik gerekçesiyle valilik kararlarına bağlanmış durumda, itiraz etmenin bedeli gün geçtikçe ağırlaşıyor.
Üniversiteler bu tablonun dışında kalamazdı. Akademide de yazılı olmayan kural yerleşikleşti; fincancı katırlarını ürkütmeyeceksin. Kimin hangi kurulda yer alacağı, kimin projesine kaynak bulunacağı, kimin sözleşmesinin yenileneceği, kimin türlü bahanelerle kapının önüne konacağı yönetmeliğe gerek kalmadan bu ölçüye göre belirlendi. Kanun teklifinin yaptığı şey, fiilen işleyen bu ölçütü hukukun diline çevirerek olağan hale getirmek.
Ne var ki fiilî olanı hukuka geçirme çabası ilk kez denenmiyor ve geçen sefer önü kesilmişti. Anayasa Mahkemesi bu itirazı bir kez zaten kayda geçirdi; 2019'da, memuriyete girişte güvenlik soruşturması şartı arayan hükmü iptal etti. Gerekçe netti; hangi kişisel verilerin toplanacağı, nasıl kullanılacağı ve ne kadar saklanacağı kanunda belirlenmemişti. Yani keyfîliği önleyecek belirli ve öngörülebilir hiçbir güvence yoktu. Uygulama iki yıl sonra, 7315 sayılı kanunla geri döndü ve usul bu kez ayrıntılandırıldı. Bu uygulama, şimdi öğretim üniversitelerin içine de uzatılmak isteniyor.
Kapsam böyle genişlerken, lisansüstü öğrencisi tez konusunu seçerken bir kez daha düşünür. Genç araştırmacı bir bildiriye imza atmadan önce "bu benim önümü keser mi" diye hesap yapar. Asistan, dersinde hangi cümleyi kurmayacağını zamanla öğrenir. Kimse kapı dışarı edilmese bile üretilecek bilginin sınırları çoktan çizilmiş olur. Otosansür, ihraçtan belki de daha zahmetsizdir; kimseyi kovmadan herkesi hizaya getirir.
Kâr etmeyen bilim, gözden çıkarılan üniversite emekçileri
Siyasal iklimi tamamlayan bir de ekonomik tablo var elbette. Akademi, dünyevi dertlerden muaf korunaklı bir vitrin değil; burada da bütçe kısılıyor, burada da daralma denerek işten çıkarılıyor, burada da sendikaya üye olmanın bedeli var. Bunun bugün en çıplak göründüğü yer vakıf üniversiteleri. Ekonomik krizin faturası öğrenciye zam, hocaya fesih olarak kesiliyor.
2026-YKS kılavuzunun yayımlanmasıyla vakıf üniversitelerinin gelecek yılki fiyatları da belli oldu ve tablo çarpıcı. Pek çok kurum bir yıl içinde yüzde 40 ile yüzde 159 arasında zam yaptı. En pahalı tıp programının yıllık bedeli 3 milyon 740 bin liraya ulaştı. Bazı fiyatlar dünyanın en köklü üniversitelerinin rakamlarıyla boy ölçüşür hale geldi. Oysa bu kurumlar, kuruluş gerekçesi itibarıyla kamu hizmeti veren, kazanç sağlamayı amaç edinmemesi gereken yerler. Öğrenciyi müşteri, akademisyeni maliyet olarak gören bir muhasebe yerleştiğinde ise bu tanım kağıt üstünde kalıyor. Kârlı bulunmayan bölümler kapatılıyor, kadrolar getirisi yüksek alanlara kaydırılıyor, bilimsel üretim kâr-zarar tablosunun tek bir satırına sıkışıyor.
Bu hesabın bedelini bu yaz yüzlerce öğretim elemanı ödedi. Yalnızca İstanbul'da, bahar döneminin sona ermesiyle başta İstanbul Aydın, Beykent ve Arel olmak üzere 150'yi aşkın kişi işini kaybetti; son iki-üç yılın toplamı ise 500'e yaklaştı. Listelerde ilk sırayı kimlerin aldığı da sır değil; sendikal faaliyet yürütenler, makul ve makbul olmayı reddedenler en başa yazılıyor. Bu ölçekte bir tasfiye tek tek kurumların kararlarıyla açıklanamaz. Bütün bunlar, kaynakları emekçiye kaşıkla, sermayedara kepçeyle dağıtan, sendikal mücadeleyi eldeki tüm imkanlarla bastırmayı şart koşan ekonomi politikalarının üniversitelerdeki izdüşümü sayılmalı.
Güvenlik soruşturması maddesi işte böyle bir tabloya ekleniyor. Önümüze gelen kanun teklifi yalnızca devlet üniversitelerini ilgilendirmiyor; öğretim elemanı atamaları aynı mevzuata tabi olduğu için vakıf üniversitelerinde göreve başlayacaklar da aynı kapsama giriyor. Bir yanda, güvencesi her yıl yenilenip yenilenmeyeceği belirsiz bir sözleşmeden ibaret olan, öğretim elemanını hiçbir gerekçe gösterilmeden kapı önüne koyabilen bir istihdam rejimi var; öbür yanda o kapıdan girmek isteyenleri eşikte durduracak yeni bir eleme yöntemi. Biri çıkışı kolaylaştırıyor, diğeri girişi kapatıyor. Geriye, iki kapı arasında sıkışmış üniversite emekçileri kalıyor.
Üniversiteler kimindir
Üniversiteler orada okuyanların, özgürce düşünenlerin ve kamu yararına eleştirel bilgi üretenlerindir. Emekten, bilimden ve özgür düşünceden yana direnci sürdürmek de bu yüzden önemli. Yapılmak istenen düzenlemeye itiraz için adımlar atıldı. Eğitim-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi ve Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi gibi sendikalar ve meslek örgütleri hem bu yaz yaşanan akademik kıyıma hem de 26. maddeye karşı tavır aldı, işine son verilen hocaların görevlerine iadesini istedi.
Ama fesihler, sendikal faaliyet yürütenlere yönelik baskılar ve şimdi getirilmek istenen güvenlik soruşturması aynı politikanın parçaları. Üniversitelerdeki mücadele de çalışma hakkını ve örgütlenme özgürlüğünü savunan mücadeleden ayrı düşünüldüğü sürece yalnız kalır. Yani torba yasaların içine iliştirilerek karşımıza çıkan her yeni maddeye tek tek itiraz eden bir refleksle yetinemeyiz. O maddeleri önümüze sürmeye devam eden anlayışın kendisiyle mücadele etmek gerekiyor. Kampüsün duvarları içinde de, dışında da. Aynı güvencesizliğin içine itilen, sözü ve eylemi sakıncalı görülen, gadre uğratılan ve uğratılmak istenen herkesle birlikte.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

263802635.webp)










241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)











255437302.webp)



















230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























