Sarı Erikler ve Kırmızı Domatesler Aynı Kasada
Sarı Erikler ve Kırmızı Domatesler Aynı Kasada
Bir kasanın içinde yan yana duran sarı eriklerle kırmızı domateslerin hikâyesi birbirinden farklı olabilir. Biri başka bir ülkeden gelmiştir, diğeri başka bir tarlada yetişmiştir. Ama ikisi de aynı pazara, aynı sofraya çıkar. Üstelik o kasayı dolduranların hikâyesi de birbirine o kadar uzak değildir. Fransa'da sarı yelek giyenlerle Türkiye'de kırmızı baret takan işçilerin mücadelesi gibi…
Fransa'da 2018 yılında akaryakıt vergilerine ve artan yaşam maliyetlerine karşı başlayan Sarı Yelekliler hareketi, kısa sürede çok daha geniş bir toplumsal itiraza dönüştü. Sokaklara çıkanlar yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, düşen alım güçlerini, ekonomik eşitsizliği ve giderek ağırlaşan yaşam koşullarını da protesto ediyordu. Sarı yelekler, zamanla bu itirazın sembolü hâline geldi.
Aradan sekiz yıl geçti. Ekim 2026'da Fransa'da yeniden yükselen eylemlilik, Sarı Yelekliler hareketini bir kez daha gündeme taşıdı. Öğrencilerin eğitim koşullarına ilişkin talepleriyle başlayan hareketlilik, hayat pahalılığına ve çalışma koşullarına karşı mücadele eden işçilerin, sendikaların ve Sarı Yelekli grupların katılımıyla genişledi. 17 Ekim'de farklı kesimlerin bir araya geldiği eylemlerin ardından 24 ve 31 Ekim için yeni çağrılar yapıldı. Sendikalar da 5 Kasım'da ülke çapında grev ve eylem çağrısında bulundu.
Burada dikkat çekici olan, farklı kesimlerin kendi talepleriyle sokağa çıkarken ortak bir mücadele zemini araması. Öğrencilerin eğitim hakkı, işçilerin çalışma koşulları, emeklilerin geçim derdi birbirinden kopuk meseleler değil. Elbette her kesimin kendi talebi ve mücadelesi var. Ancak bu taleplerin aynı sokakta buluşabilmesi, mücadelenin başka bir noktaya taşınması açısından önemli. Bu buluşmanın kendi içinde çelişkileri, ayrışmaları ve aşılması gereken zorlukları da var. Yine de farklı toplumsal kesimlerin birbirinin mücadelesine temas etmesi üzerinde durmaya değer.
Peki Türkiye'de neden benzer bir sürekliliği yaratmakta zorlanıyoruz?
Türkiye'de işçiler düşük ücretlere, güvencesizliğe, taşeron çalışmaya, fazla mesaiye ve iş cinayetlerine karşı mücadele ediyor. Fabrika önlerinde direnişler, meydanlarda eylemler, basın açıklamaları yapılıyor. Bir işyerinde sendikalaşma mücadelesi başlıyor, başka bir yerde işçiler ücretlerini alamadıkları için üretimi durduruyor. Ancak çoğu zaman bu mücadeleler birbirinden habersiz, birbirinden kopuk ilerliyor. Bir fabrikadaki direniş başka bir fabrikanın işçisine ulaşamıyor; bir yerde kazanılan hak, başka bir yerdeki işçinin mücadelesine taşınamıyor.
Üstelik Türkiye'de sendikalı olmak da her zaman gerçek anlamda örgütlü olmak anlamına gelmiyor. Sarı sendikacılık meselesi tam da burada karşımıza çıkıyor. İşçinin iradesini ve taleplerini esas almak yerine işverenle uzlaşmayı önceleyen, işçilerin karar süreçlerine katılımını sınırlayan, mücadeleyi toplu sözleşme dönemleriyle sınırlı gören bir sendikacılık anlayışıyla işçi sınıfının gücünü büyütmek mümkün mü? Sendika tabelasının bulunduğu her işyerinde gerçekten işçinin söz hakkı var mı? İşçiler kendi gelecekleri hakkında karar verebiliyor mu?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Temmuz 2026 verilerine göre Türkiye genelinde işçilerin sendikalaşma oranı yüzde 13,799. Kamu sektöründe bu oran yüzde 76,29 iken özel sektörde yüzde 6,48. Bu fark, özel sektörde sendikal örgütlenmenin önündeki güçlükleri açıkça gösteriyor. Fabrikaların, atölyelerin, depoların, şantiyelerin büyük bölümünde işçiler örgütlenme hakkını kullanmakta zorlanıyor. Sendikaya üye olmak isteyen işçiler işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyor.
Manisa'dan baktığımızda bu tablo daha da somutlaşıyor. Manisa Organize Sanayi Bölgesi'nde 212 firma ve yaklaşık 53 bin 500 kişilik istihdamdan söz ediyoruz. Peki bu fabrikaların kaçında sendikal örgütlülük var? Kaç işçi toplu sözleşmeyle kazanılmış haklara sahip? Kaç işçi sendikalı olduğu için işten çıkarılma korkusu yaşamadan çalışabiliyor? Manisa gibi sanayinin yoğun olduğu bir kentte bu soruların yanıtı, yalnızca sendikaların değil, bütün işçi sınıfının meselesi.
Mercan Makina'da sendikalaşma mücadelesi veren işçilerin işten çıkarılmasına karşı üretimi durdurması, Accell Bisiklet işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması ve işten çıkarmalar üzerine greve çıkması Manisa'da yaşanan mücadelelerin yalnızca birkaç örneği. Bu örnekler, işçilerin örgütlenme iradesini de bu iradenin karşısına çıkarılan engelleri de gösteriyor. Bir tarafta emeğinin karşılığını almak ve insanca koşullarda çalışmak isteyen işçiler, diğer tarafta bu örgütlülüğü engelleyen uygulamalar var.
Tam da bu nedenle işyerlerinde başlayan mücadelelerin birbirine ulaşması gerekiyor. Bir fabrikada direnen işçinin yalnız bırakılmaması, başka bir fabrikadaki işçinin o direnişi kendi mücadelesinin de parçası olarak görmesi gerekiyor. Sendikalar yalnızca üyelik ve toplu sözleşme süreçleriyle değil, işçilerin ortak mücadelesini büyütmekle de sorumlu. Çünkü bir işyerinde elde edilen kazanımın başka işyerlerine taşınamadığı yerde, mücadele her defasında en baştan başlamak zorunda kalıyor.
Sarı yelekler Fransa'da, kırmızı baretler Türkiye'de… Bir tarafta sokaklarda hayat pahalılığına itiraz edenler, diğer tarafta fabrikalarda sendikalaşmak için mücadele edenler. Kasanın içinde ise sarı erikler ve kırmızı domatesler yan yana duruyor. Belki de mesele bu iki ülkenin emekçilerini birbirleriyle yarıştırmak değil, aynı sofrada buluşturabilmek.
Elbette Fransa ile Türkiye'nin ekonomik, siyasal ve sendikal koşulları aynı değil. Her ülkenin kendi mücadele deneyimi, örgütlenme biçimi ve toplumsal dinamikleri var. Ancak bu farklılıklar ortak sorunları görmemize engel değil. Çünkü sermaye sınırları aşan hareketini sürdürürken emeğin de sınırları aşan bir dayanışmaya ihtiyacı var. Bir ülkede işçinin kazanımları geri alınırken başka bir ülkedeki işçinin sessiz kalması, çalışma koşullarının ortak biçimde kötüleşmesini engellemiyor.
Marx ve Engels, 1848'de Komünist Manifesto'nun sonunda “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısını yapmıştı. Aradan geçen yaklaşık iki yüzyıla rağmen bu çağrı, uluslararası emek mücadelesinin temel tartışmalarından biri olmayı sürdürüyor. Fransa'daki işçiyle Manisa'daki işçinin yaşadığı koşullar aynı olmayabilir. Ama geçim derdi, güvencesizlik, düşük ücret ve emeğinin karşılığını alma mücadelesi birbirine hiç de uzak değil.
Bir eylemin başarısı yalnızca kaç kişinin sokağa çıktığıyla değil, o insanların ertesi gün mücadeleyi nerede ve nasıl sürdürdüğüyle ölçülür.
Belki de asıl mesele, Fransa'nın sarı eriklerini Türkiye'nin kırmızı domatesleriyle yarıştırmak değil; onları aynı sofrada buluşturabilmekte. Çünkü mücadele, bir günlük öfkenin ötesine geçip ortak bir dayanışmaya dönüştüğünde büyüyor. Sarı yeleklilerle kırmızı baretlilerin mücadelesi farklı ülkelerde, farklı koşullarda sürse de emeğin ortak hikâyesi aynı kasada buluşuyor.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
 (1)264901401.webp)
264707932.webp)
 (1)263047821.webp)

264753148.webp)

 (1)264712960.webp)
265128601.webp)


 (1)261031856.webp)





 (1)262031960.webp)

 (1)265220166.webp)





263802635.webp)



 (1)262502818.webp)
262211964.webp)

 (1)263629019.webp)
 (1)262603060.webp)




 (1)260009614.webp)



241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)









 (1)263442505.webp)



255437302.webp)


















 (1)263927584.webp)



 (2) (1)260102126.webp)
265909796.webp)
262113231.webp)
262956962.webp)
260644659.webp)

262626078.webp)

 (1)263622045.webp)


230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























