Post

Gökçek'ten Mansur'a: Yönetim Değişiyor, Kent Modeli Değişmiyor

Gökçek'ten Mansur'a: Yönetim Değişiyor, Kent Modeli Değişmiyor

Bir kentin nasıl büyüdüğü, yalnızca mühendislik kararlarıyla ya da ulaşım ihtiyacının teknik gerekleriyle açıklanamaz. Hangi bölgelere yol yapıldığı, hangi arazilerin imara açıldığı, hangi ormanların korunacağı ve hangi kamusal alanların dönüştürüleceği; kentin kimler için, hangi ihtiyaçlar doğrultusunda ve hangi toplumsal ilişkiler içerisinde üretildiği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.

Ankara'da ODTÜ arazisinden geçirilen ve yıllardır tartışma konusu olan rant yolu da bu nedenle yalnızca bir ulaşım projesi olarak görülemez. Yolun kendisi kadar, geçtiği mekân ve bu mekânın gelecekteki kullanım biçimleri de tartışmanın parçasıdır. ODTÜ ormanları, kampüs alanları ve çevresindeki kamusal mekânlar üzerinden yürüyen bu tartışma; Ankara'da toprağın, kamusal alanın ve ekolojik varlıkların sermaye birikimi açısından düzenlendiğini görmeye büyük bir imkan tanıyor.

Üstelik meseleyi yalnızca Melih Gökçek'in belediye başkanlığı dönemine indirgemek, sorunun asıl politik niteliğini görünmez kılıyor. Gökçek döneminde gündeme gelen güzergâhın, farklı bir siyasal anlayışı temsil eden Mansur Yavaş yönetimi döneminde de bütünüyle terk edilmemesi, tek tek belediye başkanlarının tercihlerinin ötesinde daha temel bir soruya işaret etmektedir:

Belediye başkanları değişirken Ankara'nın sermaye odaklı kent modeli neden değişmemektedir?

Bu soruyu sorabilmek için önce kente bakışımızı değiştirmek gerekir. Çünkü kent, üzerinde yolların, binaların ve parkların bulunduğu tarafsız bir zemin değildir. Henri Lefebvre'nin ortaya koyduğu üzere mekân, toplumsal ilişkilerden bağımsız bir “kap” değil, toplumsal ilişkilerin kendisi tarafından üretilen bir alandır. Kapitalizm de yalnızca mekânın üzerinde faaliyet göstermez; kendi ihtiyaçları doğrultusunda mekânı üretir ve yeniden düzenler.

Bu bakımdan Ankara'da açılan her yeni yol, yapılan her kavşak ya da dönüştürülen her yeşil alan, yalnızca fiziksel bir değişiklik değildir. Bunlar aynı zamanda kentin hangi toplumsal ilişkileri yeniden üreteceğine dair kararlardır. Doğal alanların nasıl kullanılacağına ilişkin kararlar da bu mekânsal üretim sürecinin parçasıdır. Bir ormanın “korunacak ekolojik alan” mı, “ulaşım altyapısının geçeceği alan” mı, yoksa gelecekte farklı yatırımlara açılabilecek bir arazi olarak mı tanımlanacağı, yalnızca teknik değil, politik de bir tercihtir.

Rant yolu atılan asfalttan ibaret değil! 

Modern kentte yol, insanların bir noktadan diğerine ulaşmasını sağlayan nötr bir altyapı değildir. Bir yolun nereden geçirildiği, hangi bölgeleri birbirine bağladığı ve hangi alanları erişilebilir hale getirdiği, kentin ekonomik coğrafyasını da değiştirir. Yeni bir ulaşım bağlantısı, çevresindeki arazilerin erişilebilirliğini ve dolayısıyla ekonomik değerini artırabilir. Bugün düşük yoğunluklu olan bir bölge, yeni ulaşım bağlantılarıyla birlikte konut, ticaret, ofis veya başka yatırım alanları açısından daha cazip hale gelebilir. Böylece ulaşım yatırımı ile imar kararları arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar.Bu noktada David Harvey'nin kentsel süreçlere ilişkin analizleri önem kazanır. Harvey, sermayenin krizlerini aşmak ve birikimini sürdürmek için sürekli yeni yatırım alanları aradığını; kentsel mekânın da bu süreçte önemli bir alan haline geldiğini belirtir. Kentte gerçekleştirilen büyük altyapı ve inşaat yatırımları yalnızca mevcut ihtiyaçlara cevap vermez; aynı zamanda sermayenin dolaşımı için yeni kanallar yaratabilir. Dolayısıyla kamusal kaynaklarla gerçekleştirilen bir ulaşım yatırımı, özel mülkiyette bulunan arazilerin değerini yükselttiğinde önemli bir çelişki ortaya çıkar:

Yolun maliyeti toplumsallaştırılırken, yolun yarattığı değer artışı özelleştirilir.

Tam da bu nedenle “yol kimin için yapılıyor?” sorusunun yanına “yolun yarattığı ekonomik değeri kim elde ediyor?” sorusunu da koymak gerekir.Neil Smith'in kapitalist kentleşmeye ilişkin geliştirdiği “rant farkı” yaklaşımı da bu noktada açıklayıcıdır. Smith, belirli bir arazinin mevcut kullanımından elde edilen değer ile o arazinin başka bir kullanım altında  yaratabileceği potansiyel değer arasındaki farkın, sermayenin kentsel dönüşüm ve yeniden yatırım eğilimlerini anlamak açısından önemli olduğunu ortaya koyar. Bu nedenle ODTÜ yolunu yalnızca trafik yoğunluğu, ulaşım süresi ya da alternatif güzergâhlar üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Asıl mesele, ulaşım altyapısının Ankara'daki kentsel rant üretim mekanizmasının bir parçası olarak nasıl işlediğidir. Ancak yolun ekonomik etkisi kadar ekolojik etkisi de güzergâhın kendisinden daha geniştir. Zira yol, yalnızca asfaltın kapladığı yüzeyden ibaret değildir. Yolun inşası sırasında yapılan ağaç kesimleri, toprak yüzeyinin parçalanması, habitatların bölünmesi, araç trafiğinin yaratacağı gürültü ve ışık kirliliği, canlıların hareket güzergâhlarının kesilmesi gibi etkiler yolun fiziksel genişliğinin çok ötesine taşabilir. Bu nedenle “kaç ağaç kesilecek?” sorusu önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Asıl soru, yolun bir ekosistemin bütünlüğünü nasıl değiştireceğidir.

ODTÜ ormanı neden bu kadar önemli?

Günümüzde Ankara’da, ODTÜ ormanının önemi herhangi bir kampüs ormanı olmaktan çok uzak durumdadır. Zira şehir içindeki en geniş ve bölünmemiş ormanlardan biridir. Bu özelliğiyle, kent içerisinde büyük ve süreklilik gösteren yeşil alanların varlığı; ekolojik süreklilik, hava kalitesi, su döngüsü, mikroklima ve biyolojik çeşitlilik açısından önem taşır. Ancak ODTÜ ormanlarının politik anlamı yalnızca taşıdığı ekolojik değerle de sınırlı değildir.

Mesele aynı zamanda hangi kullanım biçiminin toplumsal olarak değerli kabul edildiği sorusudur.

ODTÜ Ormanı'nın ekolojik önemi, yalnızca barındırdığı ağaçların sayısından kaynaklanmaz. ODTÜ kampüsü ve orman alanları; ormanlık alanların yanı sıra bozkır karakterindeki alanları, göl ve sulak alanları ve farklı bitki örtülerini bir arada barındıran bir ekosistem mozaiği oluşturur. ODTÜ'nün kendi verilerine göre kampüste yaklaşık 700 bitki türü bulunmakta ve bunların yaklaşık 50'si endemik türlerden oluşmaktadır. Kampüs aynı zamanda çok sayıda kuş ve kelebek türüne yaşam alanı sağlamaktadır.

Bu çeşitlilik Ankara gibi yoğun yapılaşma baskısı altındaki bir kent için fazlasıyla önemlidir. Çünkü kentleşme yalnızca doğal alanların toplam miktarını azaltmaz; bu alanları birbirinden kopararak habitat parçalanmasına da yol açar. Bir canlı türünün yaşayabilmesi için yalnızca belirli bir büyüklükte yeşil alanın bulunması yeterli değildir. Beslenme, üreme, barınma ve mevsimsel hareket için farklı alanlar arasındaki bağlantıların da korunması gerekir.

Dolayısıyla bir yolun ormanın içerisinden geçirilmesi, yalnızca yolun kapladığı birkaç metrelik alanın kaybı anlamına gelmez. Ormanın ikiye bölünmesi, daha önce birbirleriyle bağlantılı olan habitatların ayrılması anlamına gelebilir. Buna ek olarak yol kenarlarında oluşan insan ve araç hareketliliği, gürültü ve ışık gibi etkiler de canlıların kullandığı alanların niteliğini değiştirebilir.

Başka bir ifadeyle:

Ekolojik yıkım yalnızca ağaçların yok edilmesiyle değil, ekosistemlerin parçalanmasıyla da gerçekleşir.

Kapitalist kentleşmede toprağın kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişki burada daha görünür hale gelir. Bir ormanın kullanım değeri; ekolojik işlevlerinde, canlı yaşamını desteklemesinde, havayı temizlemesinde, su döngüsüne katkısında ve kentliler için ortak bir yaşam alanı oluşturmasında bulunabilir.

Sermaye açısından ise aynı arazi bambaşka sorularla okunabilir:

Ne kadar erişilebilir? Ne kadar değer kazanabilir? Hangi yatırımlara olanak sağlar? Hangi yapılaşma biçimlerine açılabilir?

Ekolojik alan ile rant arasındaki çatışma tam da burada ortaya çıkar.

Üstelik ODTÜ Ormanı'nın ekolojik işlevleri yalnızca kampüs sınırları içerisinde yaşayan canlılarla sınırlı değildir. Büyük yeşil alanlar kent içerisinde ısı düzenleme, karbon tutma, yağış suyunun toprağa sızmasına katkı sağlama, erozyonu azaltma ve hava kalitesini destekleme gibi ekosistem hizmetleri üretir. Özellikle Ankara gibi yaz aylarında sıcaklıkların yükseldiği ve yapılaşmış yüzeylerin yoğun olduğu bir kentte, büyük yeşil alanların mikroklimayı düzenleyici etkisi önem taşır. Bu nedenle ODTÜ Ormanı'nı yalnızca “ODTÜ'nün arazisi” olarak görmek de eksiktir. Hukuki mülkiyetin ötesinde burada Ankara'nın ekolojik yaşamını ilgilendiren ortak bir varlık söz konusudur.

Lefebvre'nin “mekânın üretimi” yaklaşımı, bu çatışmayı anlamak açısından önemlidir. Kapitalist toplumda mekân yalnızca kullanılmaz; ölçülür, planlanır, sınıflandırılır, parçalara ayrılır ve ekonomik değere dönüştürülür. Lefebvre'nin “soyut mekân” olarak kavramsallaştırdığı kapitalist mekân, farklı kullanım biçimlerini kendi değişim ve yönetim mantığı içerisinde yeniden düzenler. Bu mekânda otoyollar, finans merkezleri, havaalanları ve büyük altyapı ağları birbirinden bağımsız projeler olmaktan çıkar; sermayenin dolaşımını kolaylaştıran daha geniş bir mekânsal örgütlenmenin parçaları haline gelir. Bu nedenle ağaçların kesilmesi yalnızca doğaya verilmiş fiziksel bir zarar değildir. Aynı zamanda doğal alanın, sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanmasının göstergesidir. Dolayısıyla ekoloji mücadelesini “ağaçları seviyor muyuz?” düzeyinde bırakmamak gerekir.

Sorulması gereken daha temel soru şudur:

Neden kentte yaşayan insanların ortak yaşam koşulları, özel sermayenin yatırım ve rant ihtiyaçlarına tabi olmak zorundadır?

“Kamu yararı” kimin yararı?

Başta rant yolu olmak üzere yol projelerinin en güçlü meşruiyet araçlarından biri “kamu yararı” kavramıdır. Elbette ulaşım altyapısı toplumsal bir ihtiyaçtır. İnsanların işe, okula, hastaneye ve diğer kamusal hizmetlere ulaşabilmesi gerekir. Ancak burada “ulaşım ihtiyacı” ile “belirli bir güzergâhın zorunluluğu” arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Çünkü kamu yararı soyut ve sınıf ilişkilerinden bağımsız bir kategori değildir. Ankara'da yaşayan bir işçi için kamu yararı; işe daha kısa sürede ulaşabilmek, toplu taşımanın ucuz ve erişilebilir olması, yaşadığı mahallede barınabilmek ve gününün önemli bölümünü yolda geçirmek zorunda kalmamak anlamına gelebilir. Bir gayrimenkul yatırımcısı için ise aynı bölgedeki yeni yol; arsa değerlerinin yükselmesi, yeni yatırım olanaklarının ortaya çıkması ve mülkünün ekonomik değerinin artması anlamına gelir.

Aynı yol, farklı sınıflar için farklı sonuçlar üretir.

Dolayısıyla mesele “yol gerekli mi, gereksiz mi?” sorusuna indirgenemez.

Kimin ulaşım ihtiyacı? Kimin mülkiyeti? Kimin rantı? Kimin yaşam alanı?

Bu sorular birlikte sorulmadığında “kamu yararı”, toplumsal çıkarların üzerinde yükselen sınıfsız bir kavrammış gibi kullanılmaya başlanır.

Oysa kent hakkı tam da burada devreye girer.

Lefebvre'nin “kent hakkı” kavramı, kentte yaşamayı yalnızca kentin sunduğu olanaklardan yararlanma hakkı olarak değil, kentin nasıl üretileceğine ve nasıl dönüştürüleceğine katılma hakkı olarak ele alır. Kent, insanların üzerinde yaşadığı hazır bir nesne değil, birlikte ürettikleri toplumsal bir eserdir.

Bu açıdan ODTÜ yoluna ilişkin tartışmanın temel sorularından biri de şudur:

Ankara'nın mekânını kim üretiyor ve kim bu üretim üzerinde karar verme hakkına sahip?

Üstelik “kamu yararı” yalnızca insanlar açısından değil, ekolojik yaşam açısından da yeniden düşünülmelidir. Bir ulaşım projesinin toplumsal faydası hesaplanırken, yolun neden olacağı habitat kaybı, biyoçeşitlilikte azalma ve ekosistem hizmetlerinin zayıflaması da hesaba katılmalıdır.

Bir ormanın ekonomik değerinin yalnızca kesilecek kerestenin ya da üzerinde kurulabilecek yapıların değeri üzerinden hesaplanması, ekosistemin toplumsal kullanım değerini görünmez hale getirir. Dolayısıyla kamu yararı, yalnızca daha hızlı ulaşım sağlamak değil; insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını da güvence altına almak zorundadır.

Gökçek'ten Mansur'a: Yönetim değişiyor, kent modeli değişmiyor 

ODTÜ yolu tartışmasının en önemli politik boyutu burada ortaya çıkıyor. Projenin geçmişi Melih Gökçek dönemindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi politikalarıyla yakından ilişkilidir. Gökçek döneminde Ankara'nın büyümesi büyük ölçüde otomobil merkezli ulaşım, yeni yol ve kavşak yatırımları ve kentsel gelişme alanlarının genişletilmesi üzerinden şekillendi. Ancak bugün tartışmayı yalnızca “Gökçek yaptı, Mansur devam ettiriyor” biçiminde kurmak yeterli değildir. Çünkü bu ifade, yapısal bir sorunu iki belediye başkanı arasındaki tercihe indirger. Oysa kapitalist kentte belediye yönetimleri değişse bile, belediyelerin karşı karşıya olduğu ekonomik ve politik basınçlar varlığını sürdürebilir. Kent yönetimlerinden yatırım çekmeleri, ekonomik büyümeyi sürdürmeleri, yeni altyapılar kurmaları ve kenti “rekabetçi” hale getirmeleri beklenir. Böylece siyasal yönetimler değişse bile kentin sermaye birikimine hizmet eden temel mekânsal mantığı devam edebilir. Burada Mansur Yavaş ile Melih Gökçek arasında hiçbir politik fark olmadığını iddia etmek gerekmiyor. Tam tersine, daha elzem bir soruyu görünür kılıyor: Farklı siyasal yönetimler aynı kentsel ekonomik yapı içerisinde hangi sınırlarla karşılaşıyor ve bu sınırları değiştirmek için ne yapıyor? Bu nedenle mesele bir belediye başkanının iyi ya da kötü olması değildir. Mesele, belediyeciliğin sermayeyle  kurduğu ilişkinin nasıl dönüştürülebileceğidir. Eğer belediye değiştiğinde yalnızca yönetim kadroları değişiyor, fakat toprağın ekonomik değerinin üretilme ve paylaşılma biçimi aynı kalıyorsa, ortada yalnızca yönetimsel bir değişim vardır; kentsel modelin dönüşümünden söz etmek güçleşir.

Ekolojik kriz ile sınıf mücadelesi aynı yerde buluşuyor

Ekoloji mücadelesini sınıf mücadelesinden ayrı düşünmek de aynı derecede problemli olur.

Çünkü ekolojik yıkımın sonuçları toplumun bütün kesimlerini eşit biçimde etkilemez.

Yeşil alanların yok edilmesi, hava kirliliği, kent merkezindeki konut maliyetlerinin artması ve kentin çeperlere doğru yayılması; farklı sınıflar tarafından farklı biçimlerde deneyimlenir. Varlıklı kesimler daha nitelikli konutlara, daha temiz çevrelere ve özel ulaşım olanaklarına erişebilirken, emekçiler daha uzun ulaşım süreleri, daha yüksek kira baskısı ve daha kötü çevresel koşullarla karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle ekolojik mücadele yalnızca “doğayı koruma” mücadelesi değildir.İnsanın doğayla ve yaşadığı mekânla kurduğu ilişkinin piyasa tarafından belirlenmesine karşı mücadeledir. ODTÜ ormanının korunması da bu açıdan yalnızca ODTÜ öğrencilerinin, akademisyenlerinin ya da belirli bir çevre grubunun meselesi değildir. Kentteki ortak yaşam alanlarının metalaştırılmasına, kamusal alanın parçalanmasına ve doğal varlıkların sermaye birikiminin girdisine dönüştürülmesine karşı daha geniş bir mücadelenin parçasıdır. 

Başka bir Ankara mümkün mü?

Bu noktada mesele yalnızca “bu yol yapılmasın” demekle bitmemelidir.Çünkü mevcut kentleşme modelinin yerine ne konulacağı sorusu sorulmadığında eleştiri kolaylıkla savunmacı bir noktada kalır. Oysa kente ilişkin Marksist bir eleştirinin gücü yalnızca mevcut olanı reddetmesinde değil, başka bir kentleşme biçiminin maddi ve toplumsal olanaklarını ortaya koyabilmesinde yatar. Başka bir Ankara için ulaşım politikası otomobil merkezli olmaktan çıkarılmalı; hızlı, ucuz, erişilebilir ve nitelikli toplu taşıma temel alınmalıdır. Kent, yeni rant alanları yaratmak için sürekli olarak çeperlere doğru genişletilmek yerine mevcut konut, altyapı ve ulaşım kapasitesinin toplumsal ihtiyaçlara göre planlandığı bir anlayışla ele alınmalıdır. Kent toprağından elde edilen değer artışının özel mülkiyet sahiplerine aktarılması yerine, bu değerin toplumsallaştırılması ve kamusal ihtiyaçların finansmanında kullanılması tartışılmalıdır. Aynı şekilde ekolojik alanlar da kentsel gelişmenin önünde “boş duran araziler” olarak değil, kentin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli ekolojik altyapının parçaları olarak ele alınmalıdır. Bir ormanın, bozkır alanının, sulak alanın ya da başka bir doğal kamusal alanın değeri, yalnızca üzerine ne kadar yapı yapılabileceği üzerinden ölçülemez. Kentin planlanması; biyoçeşitliliği, ekolojik koridorları, su döngüsünü, hava kalitesini ve iklimsel dayanıklılığı ulaşım ve yapılaşma kararlarının önüne koyabilmelidir. Ancak bundan da önemlisi, kentin geleceğine ilişkin kararlar yalnızca belediye bürokrasisinin, şirketlerin ve mülk sahiplerinin masasında verilmemelidir.

 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Gökçek'ten Mansur'a: Yönetim Değişiyor, Kent Modeli Değişmiyor

Post

Adli Yıl Başlıyor Ama Tutukluluklar Devam Ediyor

Post

Ücretler Değil Patronlar Büyüdü

Post

Savunma Basılmadan Yasaklandı

Post

Barış Okumuşa Sorulursa

Post

Şam’da Fesih ve Entegrasyon

Post

Sömürünün İsmi Üç Harfli

Post

İsrail’in Derdi Ne?

Post

İktidarın 6 Seçim Açmazı

Post

49 Bin Liralık Açlık Sınırı 

Post

İhalenin En Çoğu, Verginin En Azı

Post

İktidar Holdingi, Madenci Direnişi Büyütüyor

Post

Okurken Çalışanlar

Post

Üniversitelerin Tabutuna Bir Çivi Daha

Post

Onların adalet mücadelesi

Post

Çiftlikten Sofraya Gıda Güvenliği Mücadelesi

Post

Politik Program

Post

Politik mücadeleye verilen emek ve ekmek

Post

Asgari Ücret Mücadelesine Yüklenelim

Post

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin

Post

Fındıklar Altında Kardeşlik

Post

Bize Yalan Söylediler

Post

Taksim Mücadelesi ve 1 Mayıs’ın Bütünlüklü Siyaseti

Post

Şimşek Programı Çöpe, Patronların “Eller Cebe”

Post

Her Sosyalist Bir Öğretmendir

Post

Bir Işık Yakıyoruz 

Post

Hayata Boyuna Beyaz Atlı Prens Muamelesi Yapmak

Post

AKP’nin Kadınlara Reva Gördüğü Hayat

Post

İki Ekmek Borçluyuz

Post

Fındıklar Altında Kardeşlik Bölüm 2: Belirsiz Yolda Çaresizlik

Post

Müsadenizle Denemek İstiyoruz

Post

Ruhsuz Mükemmeliyet

Post

Kanunsuzluk Üreten Kanun Katillerinin Katillik Yaratan Kanunsuzlukları

Post

Fındıklar Altında Kardeşlik Bölüm 3: Kayıp Dileğin Sonu

Post

Umut Biziz, Genç Feministleriz

Post

Emeğin Yol Haritası

Post

Bir Kez Daha: Birkaç Elma Değil Sepet Çürük!

Post

Koşulsuz Yurt, Koşulsuz Burs

Post

Moto Kurye Olmak

Post

Ya Garipler Yakarsa?

Post

2024 Genç Feministlerin Yılıdır

Post

İnsanca Yaşam Neye Tekabül Ediyor?

Post

Gerileyen Yüzyıl

Post

LGBTİQ+ Toplumunun Sosyalist Perspektifte Kurtuluşu

Post

Kurtuluşa Kadar Savaş Nidaları Tekrardan

Post

Gençliğin Öncü Görevi

Post

Perde Açıldı, Sahnedeyiz

Post

Devrimci Gençlik Öfkesi Yeniden Diriliyor…

Post

Öznesi Olmaktan Gurur Duyuyoruz

Post

Gözün Gördüğü Kadar

Post

Korku Duvarları Yıkılıyor Gençlik Susmuyor

Post

Küçük Şehirde Yalnızlık Üzerine

Post

Nefreti Değil, Hayatı Seçelim: Erken Seçim İçin Bir Çağrı

Post

Şiddet Kol Gezerken

Post

İstanbul’un Işıklı Caddelerinde Ölüm

Post

Sosyalizme Mecburiyet

Post

Bir Seçenek Daha Var

Post

Var Mısın Örgütlenmeye

Post

Muslukları Tekrardan Nasıl Akıtırız?

Post

Neoliberal Dünyada Eğitim

Post

Nerden Tutsak Elimizde Kalıyor

Post

Ormanlarda Talana Çayda Sömürüye Son

Post

Greta’yı Yargılayan Sol, Kendini Ne Zaman Yargılayacak?

Post

Ellerimizde Bir Dünya

Post

Ahlakın Zehirli Sopası

Post

İşçi Sınıfının Güncel Durumu

Post

O Büyük Canavarın Gölgesinde –Mersin Akkuyu İşçileri

Post

Ares’ten Zeytin’e Aynı Zihniyetin Devamı

Post

Dünyada Barış Süreçleri - 1

Post

Sınıf Mücadelesinin Küfesini Nasıl Taşıyacağız?

Post

Bir Seçim, Bir Karar, Bir Geri Çekilme: Tesadüf Değil

Post

Kadın İşçilerin Gerçeği

Post

İrade Gaspının Faturası

Post

Ya Bütün Türler Ya Hiçbirimiz

Post

Ruhsatlı Talana karşı Meşru Direniş 

Post

Kürt Meselesinde Çözümün Konuşulmasının Olumlu Etkisi Olacaktır

Post

Yasakları Yasakla

Post

Kuram Tartışması Önceliklidir

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk’ten Erdoğan’a: Ağlasan da sızlasan da bu halk seni gönderecek

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk: İşçi sınıfının bir günlük çalışma süresi 6 saat olmalı

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk: Büyük halk toplantılarıyla, halkın sözünü direkt parlamentoya taşıyabiliriz

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk: 1 Mayıs'ta meydanlarda işçi sınıfının gür sesini yükseltmeliyiz

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Öztürk: Hem 1 Mayıs’tan hem de seçimlerden başarıyla çıkmalıyız

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Öztürk: İşçilerin Ürettiği Değer Sermayeden Bağımsız Olmalı

Post

Neo-Feodal Toplumda Hayatta Kalma Rehberi - I

Post

Yeşil Sol Parti İstanbul Adayı Öztürk’ten Diyarbakırda'ki ev baskınlarına tepki: Halk politikalarınızı beğenmezse sizi gönderir, buna alışın

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Öztürk: Karanlık rejimi göndermek, Türkiye halklarına muazzam bir özgüven verir

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Öztürk: O parlamento güçlü olacaksa önce Kürt milletvekilleri konuştuğunda “Kardeş Kürt halkının diliyle konuşuldu” diye kayda geçmelidir

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk öldürülen kadınların aileleriyle buluştu: Kadınların çığlığı o mecliste duyulmalı

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Hakan Öztürk, altı maddede hedeflerini anlattı: Bu iktidardan bir beklentimiz yok

Post

Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı ve Yeşil Sol Parti İstanbul 1. Bölge Milletvekili Adayı Hakan Öztürk, Şırnak’ta yapılan iki Yeşil Sol Parti seçim bürosu açılışına katıldı.

Post

Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı ve Yeşil Sol Parti İstanbul 1. Bölge Milletvekili Adayı Hakan Öztürk, bugün Siirt’teydi.

Post

Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Adayı ve EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, Diyarbakır’daydı

Post

Yeşil Sol Parti Adayı Öztürk’ten Soylu’ya: HDP’yi Kapatmak İçin Hiç Heyecanlanma

Post

EHP Deprem Politikaları Raporu: Yıkılmayan Kentleri İnşa Edeceğiz

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı: Tarihsel sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz, cumhurbaşkanı adayı çıkarmıyoruz

Post

Şahsım Devlet Olursa - V

Post

Şahsım Devlet Olursa - IV

Post

Şahsım Devlet Olursa - III

Post

Şahsım Devlet Olursa - II

Post

Şahsım Devlet Olursa - I

Post

Trendyol Çalışanları Direniyor

Post

On binler Kartal'da buluştu: Emek ve Özgürlük İttifakı seçim startını verdi

Post

EHP'den Erdoğan'a: Seni Göndereceğiz!

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı “Birlikte Değiştirelim” demek için İstanbul’da buluşuyor!

Post

EHP'den Adaylık Değerlendirmesi: Aday Çıkması Doğal

Post

“Helalleşme” Kavramının Düşündürttükleri

Post

EHP Gençliği Konferans'ta Buluştu: Gelecek Sosyalizm Olacak!

Post

EHP Gençliği 6 Kasım'da Gençlik Konferansı'na çağırıyor

Post

İnşaat-Sen Sendikaların Yüz Akı, Yaşasın İşçilerin Kayı İnşaat Zaferi

Post

Rejim Özgürlüklerimizi Söküp Alacak Güçte mi?

Post

Seçim Ekonomisi Pansumansa İşçi Emekçi Hükümeti Tek Çözüm Olabilir

Post

İşçi Emekçi Mitingiyle İşçi Hareketinde Bir Adım Daha

Post

Yeni Gezi Direnişleri için Mücadele Arkadaşlarımızı Savunacağız

Post

Sansür Yasasını Yenebiliriz

Post

Madenlerde Tek Çare Kamulaştırma

Post

Savaşsız Bir Dünya İçin Emekçilerin İktidarı Gerek

Post

Başörtüsü, Özgürlükler ve Devrimci Siyaset

Post

İtalya’da Seçimler Neyi İşaret Ediyor?

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı yol haritasını binlerin katıldığı halk buluşmasında açıkladı

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı program çerçevesi açıklandı

Post

Emek ve Özgürlük İttifakı yola çıkıyor!

Post

Seçime Bir Adım Kala Sosyal Konut Projesi

Post

Ekonomik Kriz Yayılırken Savaşlar da Yayılacaktır

Post

Ege’nin İki Yakasının Tek Çözümü: Göndereceğiz

Post

Mesele Bakanlık Değil Kürt Halkının Temsil Hakkı

Post

Düzenin Ekonomiye Çözümü Yok

Post

Yolsuzluk Saray Düzeninin Çimentosudur

Post

Gotham’ın Delileri Ne Kadar Kahraman?

Post

‘Zeytinlilerin’ Kazanacağı Günler Yakın

Post

İş, Aş, Barış

Post

Salgın Durumu Üzerine

Post

COVID-19 Günlerinde Anti-Kapitalist Siyaset

Post

Cevap C Şıkkı

Post

Al Gözüm Seyreyle

Post

Ödememek ve Ödeyememek

Post

Batı’nın Göçmen İkiyüzlülüğü

Post

Umudumuz Örgütlü Mücadelemizde

Post

Almanya Seçimlerine Yeşil ve Soldan Bir Bakış