Ali Şekeroğlu'nu Kim Öldürdü?
Ali Şekeroğlu'nu Kim Öldürdü?
Ahlatlıbel'de bir cuma
25 Eylül 2026 Cuma. Memur emeklileri seyyanen zam istemiyle seksen bir ilde eş zamanlı basın açıklaması yapıyor. Ankara'daki buluşma yeri, Anayasa Mahkemesi'nin karşısındaki Ahlatlıbel Atatürk Parkı. Plana göre sendikalar adına bir avukat mahkemeye dilekçe verecek, ardından açıklama okunacak.
O açıklama okunamadı. Boynunda bayrak, elinde "Para için değil, onurumuz için" yazılı döviz taşıyan 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu kalabalığın önüne çıktı ve söyledikleri kayda geçti. "Emekliyim, geçinemiyorum. Gelinim işsiz, damadım işsiz."
İki çocuk babasıydı. Yanındakilere yeni doğan torununa altın takamadığını anlatmıştı. Eylemden günler önce sosyal medyada sesinin "bizi ve devletimizi yönetenler" tarafından duyulması için dua etmiş, "sen yoksan bir kişi eksik olacak" diyerek arkadaşlarını Ankara'ya çağırmış, vatan sevgisinin sorgulanamayacağını ama insanların açlıkla da cezalandırılamayacağını yazmıştı.
Ceddiyle övünmeyi marifet bilirken emeklisine zulmedenlerin, onu aç ve açıkta bırakanların, işledikleri suçların ve sümen altı etmek istedikleri skandalların üstünü bayrakla örtmeye çalışmasına alışkınız. Bu defa bayrak Şekeroğlu'nun boynundaydı ve dilinde, hedefini şaşmayan, failleri doğrudan işaret eden sözler vardı. "Geçinemiyorum. Bizi bu hale getiren utansın." Bayrak bu kez suçu örtmek için değil, suçluyu parmakla göstermek için oradaydı.
Ali Şekeroğlu bu sözlerin ardından yaşamını sonlandırmaya teşebbüs etti ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Bu ölümün bir tarihöncesi var. Emekliler bu ülkede yıllardır adım adım toplumsal hayatın kıyısına sürüldü. Bütçe tablolarında bir gider kalemi, pazarda son saatin müşterisi, ancak seçimden seçime oy hesabıyla hatırlanacak bir kesim olarak görüldüler. İktidarın sahipleri, ömrünü üreterek geçirmiş insana emeği çekilip alındıktan sonra geriye kalan posa gibi bakıyor. Görünmesin, konuşmasın, mümkünse yük olmadan hayat sahnesinden çekilip gitsin istiyor. Ali Şekeroğlu o gün Ahlatlıbel'e işte bu yok sayılmaya itirazını taşıdı. Geçinmek ya da geçinememek, tüm yakıcılığıyla işte bütün mesele buydu.
Cenaze töreninde muhalefet milletvekilleri, sendika ve emekli derneği temsilcileri vardı. Devlet ve iktidar adına ise tek bir yetkili yoktu. Başsağlığı mesajları peş peşe geldi ve hemen hepsinde aynı kalıp tekrarlandı, "sözün bittiği yer". Oysa söz bitmedi. Asıl soru tam da şimdi sorulmalı. Ali Şekeroğlu'nu kim öldürdü?
İntihar mı, toplumsal cinayet mi?
Bu soruyu, herkesin gözü önünde yaşanan bir ölümün ardından ilk defa soranlar elbette biz değiliz. Engels 1845'te, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu'nda bu ölümlere adını koymuştu ve o ad toplumsal cinayetti. Engels'in argümanı açıktır. Toplum, yüzlerce proleteri kaçınılmaz olarak erken ve doğal olmayan bir ölümle karşılaşacakları bir konuma yerleştirdiğinde, onları yaşayamayacakları koşullarda yaşamaya zorladığında ve bunun bir cinayet olduğunu bildiği halde koşulları sürdürdüğünde, bu eylem tek bir bireyin işlediği cinayet kadar cinayettir. Fark, bu cinayetin gizli ve sinsi olmasında, failini göstermemesinde ve kurbana kendini savunma imkânı bırakmamasındadır. Çünkü fail bir kişi değil, herkesin içinde yaşadığı düzendir.
Marx bir yıl sonra, Fransız polis arşivcisi Jacques Peuchet'nin intihar notlarından derlediği İntihar Üzerine metninde aynı damarı sürdürür ve intiharı bireysel bir patoloji olarak değil, toplumun kusurlu örgütlenişinin bir belirtisi olarak ele alır. Peuchet'nin ağzından aktardığına göre yıllık intihar sayısı toplumumuzun kötü örgütlenişinin bir semptomu sayılmalıdır, bu sayı yoksulluk ve işsizlik dönemlerinde yükselir ve nedenler bireyin karakterinde değil, onu çaresiz bırakan koşullarda aranmalıdır. Marx'ın vurgusu daha da yakıcıdır. Toplum, en çok yardıma ihtiyaç duyulan anda insanı yalnız bırakır, yardım istemeyi bile onursuzluk haline getirir, sonra da o insanın ölümünü "kişisel" ilan eder.
Bu çerçeveden bakınca Ali Şekeroğlu'nun ölümü tekil bir vaka değil, bu tanıma harfi harfine uyan bir toplumsal cinayettir. Emekli bir polis memuru, "geçinemiyorum" demek için bir araya gelen tüm emekliler adına konuştu. Bunu herhangi bir parkın herhangi bir köşesinde değil, devletin en yüksek mahkemesinin karşısında yaptı. Muhatabını adres olarak seçti ve devlet, kendi kapısının önünde de onu duymadı.
Tam da bu nedenle, bu ölüme "kendini öldürdü" deyip geçmek, cümlenin esas öznesini silmek olur. Öznesi silinen her cümle ise faili aklar. O iki kelime, sorumluluğu ölünün sırtına yükler ve geride kalan herkesi rahatlatır. Biz bu rahatlığa ortak olmayacağız. "Sözün bittiği yer" denilen yer, failin adının gizlenmek istendiği yerdir ve biz o adı açıkça söylemek için yazıyoruz.
Failin bu kurulu düzenin ta kendisi olması, o düzenin karar vericileri olmadığı anlamına gelmez. Emeklilerin geçim mücadelesini bir doğa olayı, yaşanan ölümü ise talihsiz bireysel bir trajedi olarak ele alamayız, çünkü ortada bir tercih var. 2002'de ortalama bir memur emeklisi 2,72 asgari ücret alırken bu oran 2025 başında 0,91'e, yani bir asgari ücretin altına düştü. Temmuz 2026'da en düşük emekli aylığını 23 bin 552, en düşük memur emeklisi aylığını 31 bin 527 lira olarak belirleyen, emekliye enflasyon farkı dışında zam vermeyen, seyyanen zam istemini üç yıldır duymazdan gelen bir hükümet var. Emekçileri ve emeklileri yarı aç yarı tok yaşamaya razı getirmek isteyen bu politik tercihin bir sahibi var. O sahibin aynı hafta neyle meşgul olduğuna bakmak, tercihin kimden yana olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.
Emekliye bütçe yok, fon vurguncularına milyarlar var
Ali Şekeroğlu'nun ölümünü ve emekliye seyyanen zammı konuştuğumuz hafta, ülkenin gündeminde başka bir rakam daha vardı. Fon vurguncularının cebine giren 800 milyar lira.
SPK, 17 Eylül 2026'da yedi portföy yönetim şirketinin TEFAS'ta işlem gören 131 fonunu alım-satıma kapatıp tasfiyeye soktu. Mekanizma basitti. Fonlar, fiili dolaşımı düşük ve çoğu kendi gruplarıyla bağlantılı şirketlerin hisselerini toplayarak fiyatı şişirdi. Şişen fiyat fonun getirisini yükseltti, yüksek getiri yeni yatırımcıyı çekti, yeni para aynı hisseleri aldı. Pusula fonları Gündoğdu Gıda'nın sermayesinin yüzde 38,67'sini, Tera fonları ise Destek Finans'ın dolaşımdaki hisselerinin yüzde 39,41'ini toplamıştı.
Balon, para çıkmaya başlayınca patladı. SPK 28 Ağustos'ta yoğunlaşma sınırı getirince fonlar hisse satmak zorunda kaldı. Pusula fonlarından 132,7 milyar lira çıkış talebi geldi ve Pusula 15 Eylül'de iade ödemelerinde temerrüde düştü. Ardından Tera geldi, ardından borsa. BIST 100, 16 Eylül'de yüzde 5'in üzerinde geriledi.
Er ya da geç şişen balonun patlayacağını bilmiyorlar mıydı? Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 4 Kasım 2025'te bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını bildiklerini açıkça söylemişti. O gün bu 131 fonda 297 milyar lira vardı, Eylül 2026'da ise 800 milyarı aştı. Finansal İstikrar Komitesi konuyu 2 Aralık 2025'te görüştü, SPK 3 Aralık'ta çalışma grubu kurdu, kapsamlı düzenleme ancak 28 Ağustos 2026'da geldi. Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak ise 30 Temmuz 2025'te CİMER'e, 5 Ocak 2026'da savcılığa başvurmuş ve "çalışmalar sürüyor" yanıtını almıştı. Aradaki on ayda balon her gün biraz daha şişti ve içine her gün biraz daha fazla küçük tasarruf çekildi.
Peki bu önce fazlaca şişip sonra da patlayan fon balonu hikayesinden kimler kazançlı çıktı? Tutuklanan Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız'ın İsviçre'ye yaklaşık 25 milyon euro, Serdar Turhan'ın 15 milyon dolar gönderdiği, 1 Eylül'de bir İsviçre bankasına 2,889 milyar liralık transfer yapıldığı ortaya çıktı. YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin 8 Nisan'da fona 63,4 milyon lira yatırıp Eylül'de 1 milyar 344 milyon lira çektiğini açıkladı. Sayan Kaya ertesi gün "siyasi sorumluluğun gereği" diyerek görevinden affını istedi. Aynı günlerde fon krizine ilişkin haberlere "milli güvenliğe tehdit" gerekçesiyle erişim engeli getirilmesi ise elbette hiç gecikmedi.
Bir emeklinin intiharıyla bir genel başkan yardımcısının milyarlarını aynı hafta yan yana gören herkesin içinden geçen cümle, muhtemelen aynı olmuştur.
“Gerçek kapitalizm bu değil” mi?
Sosyal medyada bir hesap, yaşanan fon vurgununu tam da o cümleyle özetliyor. "Bu kapitalizm değil. Bu artık bir haraç, soygun düzeni." Öfke haklı ama cümlenin ilk yarısı yanlış ve bu yanlış, düzeni aklayan bir yanlış oluyor. "Bu kapitalizm değil" demek, bir yerlerde temiz, kurallı, "gerçek" bir kapitalizmin durduğunu, bizimkinin ondan sapmış olduğunu söylemektir. Yani sapmayı düzeltirsen sistem düzelecektir. Marx ve Engels'in intihar için reddettiği "bireysel sapma" fikri böylece düzenin bütününe uygulanmış olur. Bütün bu yaşananlar birkaç açgözlü, birkaç çürük elma, birkaç ahlaksız iş insanı yüzünden.
Bu yanılsamayı en kuvvetli biçimde dağıtanlardan biri Amerikalı sosyolog Edwin H. Sutherland olmuştu. Edwin H. Sutherland 1939'da Amerikan Sosyoloji Derneği'nin başkanı olarak kürsüye çıktığında, suçu yoksullukla ve karakterle açıklayan teorilerin ülkenin en zengin ve en saygın insanlarının işlediği suçları açıklayamadığını söyledi ve o suçlara bir ad verdi. Beyaz yakalı suç, saygın ve yüksek statülü bir kişinin mesleğini icra ederken işlediği suçtu. On yıl boyunca bu tanımı verilerle doldurdu. Amerika'nın en büyük yetmiş şirketinin sicilinde 980 mahkûmiyet kararı buldu, yetmiş şirketin altmış sekizi mükerrer suçluydu ve kararların ancak altıda biri ceza mahkemesinden çıkmıştı. Gerisini, bu suçları ceza mahkemesinin dışında tutmak için kurulmuş idari kurulların uzlaşmaları ve para cezaları oluşturuyordu.
Sutherland'ın asıl tezi bu suçların nasıl işlendiğine dairdi. Suç davranışı sokak çetesinde nasıl öğreniliyorsa şirkette de öyle öğrenilir. İşe yeni giren genç, kıdemlilerden yalnızca tekniği değil, yasayı çiğnemeyi olağan gösteren tanımları da devralır. Herkes yapıyordur, yapmayan batıyordur. Yasayı çiğnemenin lehindeki tanımlar ağır bastığında kişi suça, kendini suçlu hissetmeden geçer. Sutherland'ın ayrımlı birliktelik dediği budur. Suç bireysel bir sapma değil, aktarılan bir kültürdür ve şirketler bu kültürü, kendi benzetmesiyle, profesyonel hırsız çeteleri gibi süreklilik ve gizlilikle taşır. O noktadan sonra yasayı çiğnemek, iş dünyasının kendi kuralları çiğnenmediği sürece kimsenin itibarını zedelemez ve yasa dışı yöntem "ticari zorunluluk" ya da "işin gereği" diye adlandırılır.
Yaşanan fon vurgununa bu gözle bakınca "soygun düzeni" tespiti başka bir anlam kazanıyor. Sığ hisseyi toplayıp fiyatı şişirmek, şişen fiyatla fonun getirisini parlatmak, parlayan getiriyle küçük yatırımcıyı içeri çekmek, sonra o parayla aynı hisseden almaya devam etmek… Tüm bunları yedi ayrı şirket 131 ayrı fonla, aynı yöntemle yapmışsa ortada bir sapma değil, bir iş modeli olduğunu görmek gerekir. MSCI'ın Türkiye'yi aylardır uyarması, SPK'nın ancak Ağustos sonunda kural getirmesi, "soruşturma neden aylarca bekletildi" sorusunun havada kalması, yöntemin bilindiğini ve ancak tolere edildiğini gösterir.
Bakan biliyordu, kurul biliyordu, eski bir MASAK yöneticisi on dört ay önce yazmıştı. Manipülasyonu yapanlar ile onları denetlemesi gerekenler aynı masalarda oturuyordu ve iktidar partisinin genel başkan yardımcısının adı bugün fon mağdurları listesinde değil, elbette kazananlar listesinde geçiyor. Dolayısıyla yaşanan soygun kapitalizmin bir sapması değil, Sutherland'ın anlattığı olağan işleyişidir. Türkiye'de belki kurulan masa daha küçük, oyuncular daha az ve her şey lağımdan taşarcasına göz önünde cereyan etmektedir.
Sutherland'a göre şirketler, siyasal iktidar, kamu görevlileri, düzenleyici kurumlar ve hukuk dünyası birbirinden yalıtık değildir. Bu alanlardaki kişiler aynı sınıftan gelir, aynı çevrede yaşar, çıkar ve ilişki ağlarıyla birbirine bağlanır. Bağ sıkılaştıkça beyaz yakalı suçun yalnızca işlenmesi değil, üstünün örtülmesi ve cezasız kalması da kolaylaşır. Bir iktidar partisi genel başkan yardımcısının hesabından soruşturma başlamadan önce 1 milyar 344 milyon liranın çekildiği iddiası, tedbir konulan 42 kişinin adının açıklanmaması, serbest bırakılan tepe yöneticiler hakkında ancak kamuoyu baskısıyla yakalama kararı çıkması, vurgunu yazan gazetecilere ve finans uzmanlarına erişim engeli getirilmesi. Her biri, aynı sınıfın devlet ve piyasa kanatlarının birbirini koruma refleksinin somut örneğidir.
Sutherland'ın kitabından geriye kalan asıl soru, kimin suç işlediği değildir. Asıl soru, hangi eylemin suç sayılacağına kimin karar verdiği ve kimin, ne yaparsa yapsın, suçlu damgasından muaf tutulduğudur. İşte bu soru bizi yeniden Engels'e götürür. Toplumsal cinayetin sinsiliği failini gizlemesindeydi. Beyaz yakalı suçun ayrıcalığı da tam aynı yerdedir, suçlu sayılmamak. Birinde ölüm "bireye", ötekinde soygun "piyasa riskine" atfedilir ve ikisinde de fail buharlaşır. Ali Şekeroğlu kendi ölümünün faili ilan edilirken, yüz binlerce yurttaşın 800 milyar lirasına el koyan çarkın sahipleri "likidite krizi" yaşamış sayılır. Diğer deyişle, piyasalarda her zaman yaşanabilecek ve kendiliğinden düzelecek olan ufak tefek problemler. Failin buharlaştığı yerde geriye yalnızca bir enkaz kalır ve o enkazın kimin hanesine yazılacağı sorusu, bu hikâyenin henüz yazılmamış son bölümüdür.
Enkaz kimin hanesine yazılacak?
SPK, 17 Eylül'de duyurduğu tasfiye usulünü bir hafta içinde değiştirdi ve süreci altı aya yaydı. Tasfiyeyi İş Bankası ve Ziraat Bankası yürütecek.
Bunun anlamı şudur. Fonların içindeki varlıklar fiyatı şişirilmiş sığ hisselerdir ve o hisseler altı ay boyunca satılmaya çalışılacak. Her satış fiyatı biraz daha düşürecek. Yatırımcı yatırdığı parayı değil, satış sonrası elde kalanı alacak ve şişirilmiş fiyattan piyasaya giren yüz binlerce kişi için bu, birikiminin buhar olması anlamına gelecek. Kim bu yüz binler? Emekli ikramiyesini, kıdem tazminatını, düğün altınını "fon" diye bir uygulamaya yatıranlar. Vurgunu yapanlar parayı çoktan çekmiş, gemi hissesine, döviz hesabına, yurt dışına transfer etmişken zarar, tasfiye yoluyla piyasaya en son girene, yani küçük tasarruf sahibine yazılacak.
Gözden kaçırılmaması gereken bir boyut daha var ki, o da suçun ve siyasi sorumluluğun tasfiyesidir. Piyasa dilinde "likidite krizi", "temerrüt", "yoğunlaşma riski" denince fail adeta gözden kaybolur, ortada organize bir soygun değil teknik bir arıza kalır. Birkaç fon yöneticisi tutuklanır, bir genel başkan yardımcısı istifa eder, MASAK raporları gizli kalır, tedbir konulan isimler açıklanmaz ve altı ay sonra dosya "yatırımcı riski üstlendi" cümlesiyle kapanır. Sutherland'ın "suçlu sayılmama ayrıcalığı" tam olarak bu aşamada işler. Fon soruşturmasının bir de iktidar içi kavga boyutu olduğu, operasyonun kimi kimden kurtarmak için yapıldığı sorusu ayrıca sorulmalıdır. Ama bu kavganın hangi tarafı kazanırsa kazansın, kaybedenin yine halk olacağı bir denkleme razı gelemeyiz.
Gelir adaletsizliğinin zirve yaptığı bir ülkede, milyonlarca emekli açlık sınırının altında yaşarken 800 milyar liralık bir vurgunun bir doğa olayıymışçasına "piyasalarda alt üst oluş" diye görülüp sümen altı edilmesine izin vermek; Ali Şekeroğlu'nun ölümünün üstünü de "bireysel olay" diyerek örtmeyi kabul etmektir. İkisinde de aynı sorunla karşı karşıya kalırız, failin ve sorumluluğun buharlaştırılmasıyla. Buna izin vermeyeceğiz ve izin vermemenin ilk adımı da, en başta sorduğumuz soruya gözümüzü budaktan sakınmadan yanıt vermek olacak.
Ali Şekeroğlu'nu kim öldürdü?
Onu, seyyanen zam istemiyle seksen bir ilde sokağa çıkan emekliyi "bütçeye yük" diye görmezden gelen, ömrü boyunca ödediği primin karşılığında torununa bir altın takamayacağı bir aylığı reva gören, fon vurgununu ise ancak kendi içindeki kavga patlayınca soruşturmaya başlayan AKP iktidarı öldürdü.
Onu, emekliye kapatılan kapıyı fon vurguncularına ardına kadar açanlar öldürdü.
Onu, emeklinin ikramiyesini ve düğün altınını "yüksek getiri" vaadiyle toplayıp aynı sığ hisseye gömen, yüz binlerce yurttaşı yağmalarken "işin gereği" diyen, soruşturma başlamadan hesabını boşaltıp enkazı yurttaşın sırtına yıkarak milyonlarını yurtdışına kaçıran patron takımı öldürdü.
Onu, bu ölümü "bireysel bunalım", bu vurgunu "likidite krizi" diye adlandırıp geçiştirerek failin adını silmeye kalkışanlar öldürdü.
Marx'ın ve Engels'in yüz seksen yıl önce koyduğu adla, bu bir toplumsal cinayettir.
Söz burada bitmedi, aksine yeni başlıyor. Bu iktidar tarafından görünmez kılınmak istenen emekliler meydanlarda daha çok görünecek ve 25 Eylül'de Ahlatlıbel'de yarım kalan o açıklamayı hep birlikte tamamına erdireceğiz. Çünkü bu, Şekeroğlu'nun son sözlerinin bize bıraktığı ödevdir.
Döktüğümüz alın terinin karşılığını, ürettiğimiz zenginlikten payımızı mutlaka alacağız.
Üreten bizsek paylaşan da, yöneten de biz olacağız.
262626078.webp)
 (1)262502818.webp)
 (1)263442505.webp)
 (1)263927584.webp)
 (1)260009614.webp)

 (1)262603060.webp)


262956962.webp)
 (2) (1)260102126.webp)

262211964.webp)
 (1)263629019.webp)

 (1)263622045.webp)
262113231.webp)
260644659.webp)




263802635.webp)







265909796.webp)





241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)











255437302.webp)


















230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























