İtirazdan İktidara: Bize Ne Lazım?
İtirazdan İktidara: Bize Ne Lazım?
Ayın ortasında cebindeki son bozuklukları sayan emekliye, enflasyonun çarkında ücreti yutulan işçiye, yemekhane panosundaki zamlı tabak fiyatına bakıp öğün atlayan gence ne vaat ediyoruz?
Çoğu zaman kapitalizmin can çekiştiğini, sömürünün derinleştiğini, düzenin çürüdüğünü anlatıyoruz. İtirazla yetinmek görece kolaydır, karşı çıktığınız düzenin ne kadar haksız olduğunu anlatırsınız, yerine neyi koyacağınızı söylemek zorunda kalmazsınız. İktidarı alma iddiası ise vaatlerinizi ortaya koymayı gerektirir. Sizinle yola çıkan insanlara, ne uğruna yürüyeceklerini söylemek durumundasınız.
Geçtiğimiz günlerde Brezilya’da Lula, Sırbistan’da meydanlardan Meclise yürüyen Öğrenci Listesi sandıkta kazandı. Daha önce New York’ta, Graz’da, Berlin’de benzer sonuçlar alındı. Söz verdiler, vaat ettiler, çoğu verdiği vaadi sayıya, mekâna ve takvime bağladı; en önemlisi de sırtlarını hayatın iplerini eline almak isteyen kitlelerin örgütlü mücadelesine yasladılar. Sandıkta kazanan sol, soyut temennilerle oyalanmak yerine, sermayenin kâr mantığını sınırlayacak sınanabilir mevziler açtı.
Biz de hedeflerimizi açıkça ilan ediyor, vaatlerimizi ileri sürüyor, örgütlü gücümüze yaslanıyoruz. “Meselelerin devrim olmadan çözümü yoktur, devrimden sonra ise hakkında konuşmaya gerek yoktur” kolaycılığına sığınanlara, emekçilerin geçim koşullarında fark yaratabilecek somut kazanımları ekonomist ve de reformist diye yaftalayanlara, devrimciliği sosyal medya algoritmalarının insafına bırakanlara karşı; itirazdan iktidara giden yolun emekçi halktan yana iktisadi ve politik program ortaya koymaktan geçtiğini savunuyoruz.
***
Program tartışmasını savuşturmak isteyenlerin cebinde hazır bir dokunulmazlık zırhı var: Marx’ın Gotha Programı üzerine Wilhelm Bracke’ye yazdığı mektuptaki o meşhur cümle. “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir.” Cümle huşu içinde okunur, başlar sallanır ve tartışma kapanır. Cümleyi mektubun bağlamından cımbızlayıp vitrine koyanlar, Marx’ın o satırları hangi öfkeyle kaleme aldığını kasten ıskalarlar. Marx, Alman işçi hareketinin iki kanadının birleşme adına hazırladığı program taslağını baştan sona itiraz edilebilir, partiyi moralsizleştirecek bir metin olarak görüyordu. Böylesi bir metne diplomatik sessizlikle dahi geçit vermemek adına kalemi eline almış; metni satır satır didikleyerek sayfalarca kenar notu düşmüştü. Yani programı önemsiz gördüğü için değil; kof bir uzlaşma metnine tahammül edemeyecek kadar programın içeriğine titizlendiği için bu cümleyi kuruyor. Bugün aynı cümleyi program tartışmasını tali saymanın bahanesi kılanlar, Marx’ı kendi zihinsel tembelliklerine açıkça paravan yapıyor.
Yürüttüğümüz bu tartışma bizim coğrafyamıza has bir maraz da sayılmaz. Fransız Marksist iktisatçı Michel Husson, 2008 krizinin ardından kaleme aldığı “Marksizm bir Dogmatizm Değildir” başlıklı yazısında, muarızı Rollinat ile polemiğe girer. Rollinat, krizin mevcut bağlamında Husson’un önerdiği programı tırnak içine alır ve sermayenin mantığından bütünüyle kopmak dışında bunun nasıl hayata geçirilebileceğini tahayyül etmenin zor olduğunu söyler. Bu yaklaşımı nereden tutarsanız tutun, varacağı yer aynı kısırlıktır, kapitalizmin kökünün bir anda kazınması haricindeki her türlü somut mücadeleyi baştan hükümsüz ilan etmektir.
Husson, bizi bu noktada bir fabrika kapısına çağırıyor. İşten çıkarmaların başladığı bir işletmenin önünde duran bir “süper-Marksist”i gözümüzün önüne getirelim istiyor: Kapıdaki işçilere ne anlatacaktır? “Yoldaşlar, kâr oranları son çeyrek yüzyıldır eğilimsel olarak düşüyor; dolayısıyla kapının önüne konmanız sermayenin organik bileşiminin kaçınılmaz bir sonucudur!” Dinleyenlerin yaşayacağı afallamayı tahmin etmek güç değildir. Hemen ardından da tek ve mutlak reçete gelir. “Sermaye mantığından tavizsiz kopuş!” Husson, bu tablonun yalnızca kötü bir karikatür olmasını temenni ettiğini söyler. Kitlelerin bugünkü acil ihtiyaçları ile nihai sosyalist kopuş arasındaki canlı bağı koparan bu anlayışa, safi hamasi sloganlar yeterli gelir. Kahrolsun mülkiyet, kahrolsun kapitalizm.
Peki bir sloganda neye özen göstermek gerekir? Saflığına mı, yoksa toplumsal mücadeleleri harekete geçirme ve onlara bir yön, bir hedef verme gücüne mi? Cevap açık. Sloganlarımızın devrimci kudreti doktriner saflığıyla değil, kaç insanı ayağa kaldırdığı ile sınanır. Bu sloganların işaret ettiği somut hedeflerimiz doğrultusunda, kitleleri örgütleyerek sermayenin karşısına dikilmek esastır. Emekçiler, somut hedeflerle harekete geçtiğinde mülkiyetin kutsal duvarlarıyla çarpışır. Devrimci bilincin sıçrama yapacağı, kapitalizmin sınırlarını aşma mücadelesinin mayalanacağı yer de burasıdır.
***
Solun son yıllarda mevzi kazandığı örneklere baktığımızda, toplumsal sorunları doğrudan adıyla çağırdığını ve sermayenin mülkiyet hakkını sorgulatan hedefler ileri sürdüğünü görürüz.
New York'ta Mamdani'nin kampanyası üç somut sütuna oturtuldu. Kira artışının dondurulması, hızlı ve ücretsiz otobüs, belediye destekli marketler ile kreşler. Finansman da söylenmişti, hem de sermayenin kasasını doğrudan işaret ederek. Yıllık geliri 1 milyon doları aşanlardan alınacak ek vergi ve eyalet kurumlar vergisinde artış. Süreç elbette pürüzsüz ilerlemedi. Somut vaatlerin gücü de tam bu çatışma alanında açığa çıkar, çünkü sınanabilir. 2 yaşındakiler için ücretsiz çocuk bakımı ilk iki yıl eyalet finansmanıyla başladı, doğumdan itibaren evrensel bakım ise henüz yok. Ücretsiz otobüs, valinin ve New York'un toplu taşıma idaresi MTA'nın desteğine bağlı olduğu için takıldı. Kira ise belediye başkanının atadığı Kira Kurulu'ndan geçti ve 25 Haziran'da dondurma onaylandı. Hangi sözün tutulduğunu, hangisinin önünde hangi kurumun engel olduğunu emekçiler kendi gözleriyle gördü.
Avusturya’nın Graz kentinde Komünist Parti (KPÖ), parti yöneticilerinin ve milletvekillerinin maaşlarına katı bir tavan getirip kalan miktarı doğrudan sosyal dayanışma fonuna aktararak, kiracılara haftanın her günü bedelsiz hukuki hizmet sunarak, acil kira depozito fonları oluşturarak ve Elke Kahr’ın yönetiminde 1.300’den fazla yeni belediye konutunu hayata geçirerek oy oranını %20,3’ten %28,8’e taşıdı. Bu pratik bir hayırseverlik çizgisi barındırmaz, emekçinin sermaye ve ev sahibi karşısındaki yalnızlığını kırıp onu örgütlü bir gücün parçası kılar. Nitekim arkasında işleyen bir kiracı meclisi barındıran bu hat, sermayenin konutu bir finansal spekülasyon aracına dönüştürme planlarına yerel düzeyde sert darbeler indirdi. Berlin'de 2021 referandumuyla 240 binden fazla konutun kamulaştırılması iradesini sandıktan çıkaran kitleler de aynı mülkiyet sınırını zorladı; sermaye devletinin bu kararı sümen altı etme çabaları ise sokaktaki emekçiye barınma hakkının ancak kesintisiz bir taban örgütlülüğü ile korunabileceğini gösterdi.
25 Ekim’de ise Brezilya’da Lula, Trump’ın favorisi Flávio Bolsonaro’yu 4,4 milyon oy farkıyla geride bıraktığında, liberal yorumcular bu zaferi sosyal medya estetiğiyle, algoritma savaşlarıyla ve yapay zekâ mizahıyla açıklamaya giriştiler. İletişim araçlarının dönüşen dilini hesaba katmak şüphesiz bir gerekliliktir. Ne var ki ortada yayılacak sınıfsal ve maddi bir gerçeklik bulunmadığında, hız ve görsellik kof bir gösteriden öteye geçemez. Lula’nın arkasındaki asıl kuvvet; İşçi Partisi’nin (PT), PSOL’ün, yüz binlerce topraksız köylüyü örgütleyen MST’nin ve kent yoksullarını örgütleyen MTST’nin yarattığı on yılların militan hafızasıydı. Sosyal medyadaki bir mesajı sokakta bir karşı güce tahvil eden unsur, fabrikalarda ve favelalarda örgütlü bu devasa gövdedir. Bu süreci salt bir iletişim harikası gibi pazarlamak, "birkaç yaratıcı video kurgusuyla faşizmi alaşağı ederiz" yanılgısını besler. Bu yanılgı da programdan, örgütten, mücadeleden kaçanların en elverişli bahanesine dönüşür.
Brezilya’da kitleleri sandığa taşıyan ve sokakta nöbet tutturan şey, milyonlarca emekçinin yaşamını iyileştirmeyi hedefleyen somut vaatlerdi:İşçiye kesintisiz iki gün dinlenme hakkı tanıyan haftada 6 gün çalışma modelinin lağvedilmesi, 5 bin reale kadar olan gelirlerin tamamen vergi dışı bırakılması, temel gıda sepetindeki tüm vergilerin sıfıra indirilmesi, halk eczanesi ağı üzerinden 41 kalem yaşamsal ilacın halka bedelsiz ulaştırılması, asgari ücrete enflasyon oranının üzerinde kalıcı reel artış kuralı getirilmesi. Haftalık izni iki güne çıkaran anayasa değişikliği Senato’dan geçtiğinde, bunu kutlamak için Lula’nın dans ettiği yapay zeka videolarına lüzum yoktu; müjdenin kendisi işçilerin hayatına doğrudan dokunuyordu.
Aynı pazar günü Sırbistan’da, Novi Sad tren istasyonunun çatısının çökmesiyle 16 insanın hayatını kaybetmesinin ardından sokakları iki yıl boyunca terk etmeyen kitlelerin içinden doğan Öğrenci Listesi; sandıktan %52’yi aşan bir sonuçla çıktı. Bu hareketin etrafında örgütlendiği program ise, bir başka tarihsel dersi kayda geçirdi: Siyasal özgürlükler ve demokrasi mücadelesi ile iktisadi alanda geçim mücadelesi aynı program sayfasında birleşmeli. Demokrasi mücadelesini soyut parlamenter tartışmalara hapsedip emekçinin küçülen ekmeğini dert edinmeyen liberal körlükle; ekmek mücadelesini siyasal özgürlüklerden yalıtan kaba ekonomizm aynı anda bertaraf edilmeli. Program; bağımsız yargıyı, kamu kaynaklarını yağmalayan mafyöz yapıların tasfiyesini ve yolsuzluk savcılığını hedeflerken, hemen altına sermayenin işçiyi güvencesizleştirdiği belirli süreli sözleşmelerin azami süresini 24 aydan 12 aya indirme şartını yazdı. Genç aileler için kamusal konut inşasını, köylere doğrudan sağlık ocakları kurulmasını ve ilaç tekellerinin fiyat dayatmalarının kırılmasını aynı programa işledi. "Güvenceli gelecek istiyoruz" şeklinde muğlak bir dile sığınmak yerine "Sözleşme süresini 12 aya indiriyoruz" diyerek, fabrikadaki genç işçinin eline doğrudan patronun karşısına dikileceği somut bir dayanak sunmuş oldu.
***
Somut vaatler ve somut siyaset dediğimizde, meseleyi hemen bir "sayı telaffuz etme yarışına" indirgeyenler çıkıyor, çıkacaktır. Haklı oldukları tek bir yer var: Ortaya rastgele bir asgari ücret rakamı atıp köşeye çekilmenin kendinden menkul bir kıymeti yoktur; nitekim düzen partileri de piyango çeker gibi rakam açıklıyor. İleri sürdüğümüz vaadin kerameti, o rakamın etrafında örülen örgütlü ve sürekli mücadelede.
Çünkü asgari ücret mücadelesini zammın açıklanacağı Aralık ayıyla sınırlı tutmamak, açıklanan rakama tepki göstermekle yetinmemek gerekir.
Toplumu asgari ücretliler ordusu haline getiren düzenin şu anda ve buradaki sorumlularına işaret etmek, onları teşhir etmek, göz hizasında konuşarak kendimizi muhatap kılmak gerekir.
Pazarlık masasına otururken zam oranı önerisini ya da dayatmasını açıklamak için kuyruğa girmiş işveren örgütlerinin karşısında meydanı boş bırakmamak, pazarlığı emekten yana sürdürebilmek için masada konuşulmayanı meydanlarda dile getirmek gerekir.
Dolaşımda "ücretler artarsa enflasyon artar"dan "emeklinin aylığı bütçeye yük oluyor"a kadar emekçi ve emekli düşmanı ne kadar argüman varsa; bu ideolojik kuşatmayı yarmak ve hakiki bir ücret tartışması yürütmek için emekçiden yana somut ve güncel argüman üretmek, bu argümanları topluma tartıştırabilmek gerekir.
Tartışmanın ötesine geçip emekçiyi ve emekliyi bu güncel ve yakıcı paylaşım mücadelesinin politik öznesi haline getirmek, iktidara giden uzun yolu birlikte yürümek için yoldaş olabilmek gerekir.
İşte mücadelenin ve yürütülen siyasetin somutluğu burada.
Asgari ücretin belirlenmesi bugün neredeyse toplumun tamamının meselesi. Somut durumun somut tahlili buna işaret ediyor. "Nasılsa etki gücümüzün olmadığı bir tiyatro dönüyor" diyerek milyonların kendine mesele ettiği bu gündeme dahil olmayı reddetmiyoruz; gidişata müdahil olmayı seçiyoruz. Müdahaleyi de "insanca yaşamak istiyoruz" diye slogan atıp dağılmaya indirgemiyoruz. Böyle bir zihin tembelliğinden kurtulmamız gerek. Şu anda ve burada insanca yaşamanın ne anlama geldiğine dair somut sözümüzü söylemek ve onun siyasetini yapmak gerek. Biz bunu "üreten biziz, paylaşan da biz olacağız" diyerek, iktidarın ağzında sakız olmuş "büyük ve güçlü Türkiye" söylemini emekçiden yana ters yüz ederek, büyüyorsak ondan payımızı alacağımızı ileri sürerek yapmayı deniyoruz.
İleri sürdüğümüz politik programda itirazın ötesine geçip iktidarı işaret ediyoruz. Düşük asgari ücrete ve emekli aylıklarına karşı, hükümetin kendi Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı'ndaki kişi başı GSYH hedefini dayanak alıp asgari ücretin kaç lira olması gerektiğini açıkça ilan ediyoruz. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30 civarında olduğu bu ülkede verimlilik artışının patronlara akıtılmasına karşı dört vardiya, günde altı saat çalışmayı ve kamu yatırımlarıyla yeni iş alanları açılmasını savunuyoruz. Halk Ekmek, Halk Lokantası, Halk Market gibi kamu kurumlarını, devlet hastanesini, okulu, yurdu ve kreşi temel ihtiyaçların bedelsiz ya da maliyetine karşılandığı güvenceler olarak tanımlıyoruz. Öğrencilere parasız eğitim, koşulsuz burs ve yurt hakkını masaya koyuyoruz.
Elbette iktisadi alandaki mücadeleyi demokrasi mücadelesinden yalıtık görmüyoruz. Faşizm tehlikesine karşı güçlü bir parlamentoyu ve halkın doğrudan karar alabildiği örgütlü bir demokrasiyi, Kürt halkının ana dilde eğitim ve eşit yurttaşlık hakkını, laikliği, İstanbul Sözleşmesi'nin ve 6284 sayılı Kanun'un etkin uygulanmasını da alt alta yazıyoruz. Programı hayata geçirmek için ise bize düşen işçilerin, emekçilerin, köylülerin ve hak mücadelesi veren halkların hükümetini kurmak. İtirazdan iktidara giden yolu, ileri sürdüğümüz politik programın etrafında örgütlenenler ile her gün biraz daha kalabalık yürüyoruz.
***
Biliyoruz ki karmaşık kavramların ardına saklanıp sofistike cümleler kurmak kimseye fazladan teorik ve pratik otorite kazandırmaz. Gerçek siyasi olgunluk, en çetrefil meseleyi kitlelerin avucunun içine bir mücadele aracı olarak bırakabilme becerisinde. 1917’nin Bolşeviklerini hatırlayın, sloganları "Kapitalist üretim tarzına içkin çelişkileri ilga edelim" değildi. Üç kelimeydi: Ekmek, Barış, Toprak. Bütün bir imparatorluğun köylüsünü ve işçisini ayağa kaldıran şey, o üç kelimenin arkasındaki devrimci programdı.
İtiraz, elbette iktidara yürüyüşün ilk adımıdır. Kirayı, tabldot ücretini, 6 saatlik çalışma gününü, kamulaştırılacak konutları aynı programın içine nakşettiğimiz zaman, bu programın etrafında buluşup vaatlerimizi gür sesle ve kalabalıklarla dillendirebildiğimiz zaman, emekçileri örgütüyle, sandıkları mücadeleyle buluşturabildiğimiz zaman; işte o zaman itirazımız gerçek bir iktidar iddiasına dönüşecek.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
 (1)263047821.webp)

264753148.webp)

 (1)264712960.webp)
265128601.webp)


 (1)261031856.webp)





 (1)262031960.webp)

 (1)265220166.webp)



262626078.webp)
 (1)262502818.webp)
 (1)263442505.webp)


263802635.webp)




 (1)263622045.webp)
262211964.webp)

 (1)263629019.webp)
 (1)262603060.webp)




 (1)260009614.webp)



241534546.webp)


245950176.webp)




243859717.webp)


240459470.webp)








253426919.webp)












255437302.webp)


















 (1)263927584.webp)



 (2) (1)260102126.webp)
265909796.webp)
262113231.webp)
262956962.webp)
260644659.webp)



230903555.webp)







234218485.webp)


231323595.webp)



















222511212.webp)




























