Neredeyiz ve nereye gidiyoruz?
Neredeyiz ve nereye gidiyoruz?
İmparatorluktan hakim bir ulusa dayanan modern ve merkezi bir devlet modeline geçiliyorsa, farklı uluslar arasında çelişkilerin doğması bir olasılıktı ve öyle oldu.
200 yılı aşkın bir süredir devlet bürokrasisinin, cumhuriyeti kurmaya öncülük edenlerin, yönetici grupların ve iktidar eden partilerin yönünü tayin eden, kuvvetli belirleyicilerden biri Kürt meselesiydi.
Ulus devlet projesiyle uyuşmadığı için ve müddetçe Kürt halkı yok sayıldı, demokratik hak mücadelesi en sert tedbirlerle bastırıldı.
Demokratik siyaset alanı bu canlı hareketi ve mücadeleyi bastırmak uğruna, alabildiğine daraltıldı.
Müesses nizam bu temel üzerine yükseldi, bütün refleksleri buna bağlı olarak gelişti.
Barışı sağlamak ve eşitliği kazanmak yolunda girişilmiş olan çözüm süreçleri, işte böyle bir temeli ortadan kaldırıyor.
Buna bağlı olarak daraltılmış siyasal alan, alabildiğine ve görülmemiş düzeyde açılıyor.
Siyaset yapanların terörizmle suçlanamadığı ilk anda, siyasal hayat oda sıcaklığına dönmeye meylediyor.
Aynı zamanda Türkiye kapitalizmi pek çok yönden ve toplam olarak ilerlemeler kaydetti. Mülksüzleşme hat safhada oldu, kentleşme çok ilerledi. Yüksek borçlanma ve faiz ödemelerine milyar dolarların akmasıyla birlikte, milli servet de görülmemiş düzeylerde büyüdü.
Artık seküler yaşam tarzını çoğunluk benimsiyor. İktidarın bütün ikaz ve çabasına rağmen doğum oranları düşüyor, herkes benzer giyiniyor, herkes benzer müzikler dinliyor.
Dolayısıyla Erdoğan'ın iktidara yükselirken merdiven dayadığı sosyal gerçeklik, pek çok yönüyle değişmiş durumda. Kürt meselesinde bir çözüm sürecine daha girilmiş olması sebebiyle de kesişen bu iki realite, bir değişim krizi doğurdu.
Tarihin hükmünü icra ettiği yöne iktidar tarafından atılacak her adım, parlamenter bir demokrasinin işlemesi gerekliliğine götürüyor. Seçme ve seçilme hakkının kullanılabiliyor olmasına götürüyor. Yüksek mahkeme kararlarına uymaya götürüyor. Barış için atılacak herhangi bir somut adım, dinamo etkisi yaratacak.
Bu adımın atılması ya da atılmamasına göre siyasal partilerin, hatta iktidarın ittifak ortağı partinin siyasal konumlanışları belirlenecek.
Statüko olma durumunu koruma uğraşından dolayı, ve somut durumu tahlil etmiş bir siyasetçi olarak Erdoğan; bu el mahkum adım atması gereken yolu, bütün bir siyasal alanı tekrar açılmayacak üzere kapattıktan sonra yürümek istiyor.
İran savaşı gibi dışsal bir etken, bu denklemi bozmadığı sürece; sosyoloji, kitle dinamiği kendisini dayatacak. Yani siyasal alanı ve toplam olarak demokrasi mücadelesini baltalama girişimleri pek çok açıdan sekteye uğrar.
Erdoğan'ın kendisinin de meşru olmadığını bildiği halde CHP kongresine mutlak butlan kararının çıkıyor olması, bu bağlamda anlaşılabilir.
Özgür Özel ve ekibi bütün bu değişen faktörlerin yarattığı potansiyel üzerinde, büyük hata yapmamış olma kaydıyla yükseldiler. Bir merkez sol partinin yapması gerekenleri yaptılar. O açıdan da seçme ve seçilme hakkını savundular ve demokrasi mücadelesi verdiler.
Şimdi son bir dalga olarak, belki çeşitli veçheleriyle mutlak butlan kararıyla boğuşacaklar.
Bütün yapısal ve dinamik faktörler, eğilimsel olarak bir kuvvetler ayrılığına ve burjuva anlamıyla bir demokratik işleyişe yol açıyor.
Ama içinden geçtiğimiz bu değişim krizi sürecinde açıkça görüyoruz ki işçi ve emekçilerin politik özne olarak partisiyle, sendikasıyla ve öncüsüyle sahneye henüz çıkamamış olması; gerek ücret mücadelesi olarak, gerek toplam bir demokrasi mücadelesi anlamında üretimden gelen gücümüzü kullanamıyor oluşumuz; bütün bir halkın yaşadığı eşitsizliğin, güvencesizliğin ve açlık koşullarının esas etkenidir.
Dolayısıyla Marksistler, salt burjuva partilerini eleştiriyor konumda kalamazlar. Somut ve yön tayin eden bir program önermeleri gerekir. İşçi sınıfı partileri siyasal alana müdahil olamadıkça, parlamenter düzeyde bile demokrasinin garantisi yok. Nitekim son kertede belirleyen üretici güçler ile üretim ilişkilerinin çelişkisiyse, durumu konsolide edebildiği koşulda en demokratından burjuva partisinin dahi işçi ve emekçilere sırt döneceği kesindir.
Dolayısıyla şu üç güncel ve kritik meseleyi görev edinerek başlayabiliriz:
İşçi sınıfının geneli düşük ücretlerden büyük acı duyuyorsa, her gün enflasyon karşısında alım gücü düşüyorsa; ücretlere yeniden zam yapılmalıdır.
Gerekli görüşmeler yapıldığına göre ve gerekli raporlar yazıldığına göre, barış için somut adım atılması gerekir.
Toplam olarak vereceğimiz demokrasi mücadelesinin yolu açısından kritik olan bu dönemde, seçme ve seçilme hakkının özgürce kullanılabilmesini savunmalıyız.














