Savaş Rejimleri Gölgesinde Demokrasi Mücadelesi
Savaş Rejimleri Gölgesinde Demokrasi Mücadelesi
Kapitalizmin dünya çapında bütünleşmesi beklenmedik bir sonuç verdi. Üretim Küresel Güney'in işi olacak, böylece merkez kapitalist ülkeler, başta ABD, üretimin her türlü veçhesinin maliyetinden kurtularak, sadece ticari düzenlemelerin hakimi konumunda bulunacak ve kâr oranlarının düşük seyretmesine ve düşme eğiliminde olmasına nokta atışı bir müdahalede bulunacaktı. Böylece merkez kapitalistler emlak, finans, inşaat, silah sanayi üzerinden yüksek kâr oranlarına kavuşacaklardı.
Bu sistem içerisinde, şimdi Çin Halk Cumhuriyeti örneğinde ortaya çıkan bir çelişki barındırıyordu. Tamamlayıcı ve nihai ürün ihraç etmek görevinde bulunan bu ekonomi, güdük de olsa taşıdığı sosyalizm iddiası ile, tüm toplumu planlı üretime seferber edebildi ve sadece kendine yeter değil, bütün dünya için üretim yapabilme kapasitesi ve tecrübesine sahip oldu. İhraca dayalı tamamlayıcılık durumundan, başa baş rekabet eder ve hatta satın alma gücü bakımından rakipsiz konuma geldi. Tüm dünyanın liberalizme, piyasalara dahil olma süreci, ürettiği bu sonuçla birlikte ABD merkezli kapitalizmin hakim konumunu aşındırdı.
Daha önceleri tüm merkez kapitalist ve ittifak ülkelerinin silah ve savaş kapasitesini tek başına yüklenen ABD, bunun getirdiği maliyetlerden takatsiz kaldı ve adım adım geri çekiliyor. Böylece hem emperyal sistemde hem de coğrafi olarak ara ülkelerin kapitalistlerinin önünde, savaş sanayinden çok yüksek kârlar etmek gibi bir fırsat bulunuyor. Bu da Trump'ın ilkel bir prototipini temsil ettiği savaş rejimi tahkim edicilerin nasıl yükselebildiğini, Almanya'da faşist partinin henüz eyalet seçimlerini yüksek bir farkla kazanabildiğini genel olarak açıklıyor. Avrupa ülkelerine ve müttefiklerine mühimmat satmakla iştahlanan Türkiye kapitalistleri de bu yeni durumdan ilham alıyorlar.
ABD'nin Venezuela'da olduğu gibi bir an önce İran'ı halledip, yorgun Rusya'yı teskin edip Çin ile göğüs göğüse mücadele etme hesabı çarşıya uymadı. İran'ın savaşın coğrafi kapsamını genişletip yayma hamlesi, Hürmüz Boğazını kilitleyerek dünya ekonomik sistemine ağır bir darbe vurması işin rengini değiştirse de, ABD'nin bu yoldan döneceğine dair hiçbir belirti yok ve kendi mantığı açısından uygun değil. Ayrıca ABD'nin sağlayacağı güvenlik karşısında milyarlarca dolar bahşetmiş ama karşılığını alamamış bölge ülkeleri ve politik boşluktan yararlanarak İran ile henüz savaşsızlık yönünde manevra yapabilmiş Avrupa ülkeleri de ABD hakimiyetini bu kez içeriden aşındırıyor. Bu karışık ve dolambaçlı durum henüz çözülmekten uzak olsa da, ABD'nin adım adım Ortadoğu'dan askeri varlığını çekiyor olmasını da değiştirmiyor. Bir devlet kurma ve yapılanma sürecindeki Suriye başta olmak üzere hem bölge devletleri hem de bölge halkları bu yeni jeopolitik duruma çeşitli yanıtlar veriyor.
Bir yandan savaş rejimleri tahkim etme eğilimi güçlenirken, bir yandan da bunun getireceği sayısız risk, zayiat, maliyet, zafiyet olasılığı hesaba katılıyor. İran'ı dışarıda bırakmak suretiyle bölge devletleri yeni ittifaklar kuruyorlar, yeni stratejiler geliştiriyorlar. İsrail ve Türkiye gibi ülkelerde seçimli sistemin olması, bu ülkelerin iktidar blokları için aşılması gereken bir veçheyi oluşturuyor. Türkiye ayrıca bölge çapında etkisi olan ve siyasal kurumlaşmasının bütün veçhelerinde belirleyici olan bir ulusal sorunla karşı karşıya.
Tayyip Erdoğan ve AKP rejimi bu sosyal ve siyasal koşullar içerisinde hareket ediyor. İmparatorluğun ve cumhuriyetin bütün yönetme ve bastırma birikimine sahip temsilcisi olarak; dünya koşullarıyla, iktidar bloğunun iç tartışmalarıyla, siyasi muarızlarıyla girdiği hesaplaşmalarla bir etki ve meşruiyet dengesi kurmaya çalışıyor. Sosyolojik çoğunluğunu kaybettiğinin farkında olarak, ama büyük kapitalistlerin sadık bir temsilcisi olarak; mevcut durumda iktidarını kaybetmemenin yollarını arıyor. Seçimli sistemin meşruiyetini sorgulasa da, bunu henüz açıkça ilan edemiyor ve bu ilanın yaratacağı meşruiyet zaafını hesap ediyor.
Bölgedeki ara emperyal fırsatların iştahıyla, büyük sermayenin sadık bir temsilcisi olarak iktisadi bölüşümü bir kez daha sermaye sınıfının lehine kırıyor. Köprüleri dahi özelleştiriyor olarak tüm kamu kaynaklarını ve rant yollarının önünü açıyor. Her yıl faize giden milyar dolarlar, yüksek faiz politikasıyla birlikte büyük finans çevrelerini, banka kuruluşlarını yüksek kârlarla buluşturuyor. Bütçe açığı harcanmayan sosyal güvenlik bütçesi vesilesiyle örtülüyor. Halihazırda açlık sınırının çok altında olan asgari ücret, bölgesel asgari ücret tartışmalarıyla ve yalancı düşük enflasyon hedefleriyle daha da dibe çekiliyor. Böylece dünya kapitalizminin kâr oranlarını güvenceyle artırabileceği bir Türkiye hamiliğindeki bölge siyaseti yaratılıyor. Emekçiler lehine iktisadi bir vaadi kalmayan AKP, seçimli sistemin devamını ancak kazanabileceği durumda meşru görme eğilimine giriyor.
Bölge siyasetinde aynı İran savaşı örneğinde olduğu gibi beklenmeyen bir durumla karşılaştığında, sadece içeride değil aynı zamanda Suriye ve Irak'ta da yaptırım gücüne sahip olan Kürt halkı ve Kürt Hareketiyle girmek durumunda kalacağı bir mücadelenin büyük bir zafiyet yaratacağını hesaplayan devlet bürokrasisi, su sızdırmaz milliyetçi ideolojisinden büyük bir tavizle Kürt meselesinde bir çözüm sürecine girişiyor.
Ulusal sorunlar pek çok seferinde demokrasi ile iç içe geçmiş olmayabilir. Ama Türkiye Cumhuriyeti örneğinde kuruluşundan itibaren, demokratik siyaset alanı "Kürtler de kullanır" histerisiyle bastırıldı. Bu nesnel olguyu ilk çözüm sürecinde her yönüyle deneyimlemiş olan AKP iktidarı, zorunlu olarak girdiği bu süreçten demokratik bir sonucun çıkacak olmasından korku duyuyor. Bu korkusunda haksız değil, çünkü Kürt meselesinin çözümü Türkiye'nin hukuki ideolojisinde, anayasal temellerinde, yerel yönetimler anlayışında kapsayıcı ve çoğulculuk esaslı dönüşümlerle paket halinde geliyor. Yine de Türkiye'nin bu esaslı meselesini çözmüş olma iradesini göstermek kaydıyla, seçimlerde çok meşru bir argümana sahip olacak. Bu esaslı meseleye apolitik bir kayıtsızlıkla, yaklaşmama durumunda kalan siyasetler ciddi ve kapsayıcı olma argümanlarını kaybedecekler. Bölge siyasetinde de Kürt halkıyla iyi ilişkiler kurma eğiliminde olan bir Türkiye Devleti, gerek İsrail gibi aynı çatı altında olsa da bölgesel çapta çeşitli çıkarlarının çatıştığı ülkeler aleyhinde büyük bir meşruiyet kaynağına sahip olacak, gerek İran savaşındaki beklenmedik durum gibi oluşacak komplikasyonlardan en az zaaf göstermiş olarak çıkacak. Ayrıca denge ve bölgede savaşsızlık siyaseti yapabilmek için tutunacağı bir dala sahip olması, topyekün ABD emperyal ideolojisine bağımlı kalmaması da demek, ki bu da iç siyasette güçlü Türkiye argümanını rahatça besleyebilir.
Fırsattan istifade yakalayacağı bütün olumluluk balonları karşısında AKP; dört ülkede etkili ve Türkiye'de %13 oy alabilmiş bir siyasetin, kapsamlı bir demokratik programı olan ve sosyalizm hedefine, teorisine kendi meşrebince derinlikli bir yorum getirmiş ve canlı bir bağlılıkla hareket eden Kürt Hareketi'nin bu yolda ilerlemesine çeşitli engeller de getirmeye çalışıyor. El mahkum çerçeve yasayı çıkarıyor ama bunu fiilen boşa düşürebilecek şartlara bağlıyor. Yasanın kapsayıcılığını muallak bırakıyor, kapsamadıklarına ne olacağını söylemiyor. Barış iklimini yaratmakta tereddüt ve kayıtsızlık içinde görünüyor. Bununla birlikte ilk defa Kürt meselesi yasalar çerçevesinde ele alınıyor, Kürt halkının görüşlerini ifade edebilmesi ve demokratik siyaset yapabilmesi topyekün cezalarla karşılaşmıyor, Suriye'de de bütün geriliğine rağmen Kürt halkını ve dilini inkar etmeyen bir anayasa oluşturuluyor.
Milyonlarca asgari ücretli ve emekli, açlık koşullarında yaşıyor. Gerçek işsizlik rekor seviyelerde görülüyor. Vergiler ancak emekçi halktan alınıyor, ama büyük sermaye fiili olarak bütün vergilerden muaf tutuluyor. Emekçiler enflasyonla eziliyor, köylünün toprağına acele çökülüyor, yeraltı ve yerüstü kaynakları rantçılara peşkeş çekiliyor, kamunun birikimi yüksek faizlerle zenginlere aktarılıyor. Bu koşullarda ilk defa dükalıklarından çıkmış ya da kovulmuş o müteahhit bürokratlar, Mansur Yavaş'ın ODTÜ'de tüm açıklığıyla gösterdiği gibi AKP'den farklı bir şey vadedemiyor. Emekçilere yol açmaktan ve genç demokratlarla karşı karşıya gelmekten ölesiye korkuyor. Kürt halkının hakları gündeme geldiği her anda şovenizmleri yüzeye çıkan bu cılız demokratlar, milliyetçiliklerini gururla ilan ettikleri kadar milletinin açlık koşullarında yaşamasından hicap duymuyorlar, ve aslına bakarsanız gülünç duruma düşüyorlar. Bilfiil örgütsüzlüğü anlayış olarak geliştirmiş bireycilik timsali tüccarlar, şimdi ucundan bir baskıya maruz kalmış olarak tel tel dökülüyor. Bu çelişkili durumu çözemeyen ve bana dokunmayan yılan felsefesiyle hareket eden ana muhalefet önderi de, bütün halkçı eğilimlerine rağmen Türkiye'nin iki esas meselesine, iktisadi konuya ve Kürt meselesine ancak cılız bir yaklaşım geliştirebiliyor. Önceki döneme kıyasla göreli olarak bu bile iyi olsa da, sınavlarda sorular kötü öğrencilerin hep bilmediği yerlerden çıkar.
Türkiye sosyalistlerine ve demokratlarına da Kürt halkının ve temsilcisinin kararlarına kaygı değil, güven duymak; Türkiye işçi sınıfının dertlerine eğilmek düşüyor. İşçi aristokrasisine dayanan, sınıf dayanışmasını ve mücadelesini terk etmiş yaklaşımlarla ve emekçilerin milliyetçi duygularını körükleyen şovenlerle hesaplaşmak gerekiyor. Dönüştürücü ve inşacı siyaset; ulusal önyargıları kırmak, kalıcı barışı sağlamak ve korumak, demokrasiyi kazanmak yolunda mücadele hepimizi bekliyor.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.
262933592.webp)



262956520.webp)













